Terim Milli Takımı Neden Çalıştırmamalı?
Çarşamba, Ağustos 21, 2013
"Biz aylardır Fatih Terim ve Galatasaray'a yapılan saldırılar karşısında bu TFF'yi boşuna mı eleştirdik?" diye sorular aklımıza geliyor ve taraftarın bu olaya karşı olmasının altında yatan en büyük sebeplerden biri bu.Yoksa başka bir yönetim olsa seve seve hocamızın A Milli Takım'ı çalıştırmasını isterdik.Fatih Terim "Ben adaletin olduğu yerde varım" diye bir demeç vermişti.Peki soruyoruz bu TFF de ADALET var mı? İşte 6-7 ayda TFF aleyhine yapılan açıklamalar;
Fatih Terim: "TFF'ye ifade vermek için gitmeyeceğim.Çünkü onlara inanmıyorum."
Fatih Terim: "PFDK, Melo tükürmüyor diyor. TFF başkanının açıklaması var tükürdü diye."
Fatih Terim: "Gol attıktan sonra tribünde sevinecektim, sonra TFF sevinmeme ceza verir diye vazgeçtim."
Fatih Terim: "Ben A Milli Takım hocasıyken TFF'ye "Yabancı sınırını serbest bırakın" dedim. Arşivlerde duruyordur, açın bakın."
Fatih Terim: "Tahkim Kurulu ve PFDK'ya zaten hiç itimatım yok, beklentim de yok."
Fatih Terim: "Bazı gazeteci arkadaşlar ile PFDK yetkilileri konuşmaya başlamıştır. Cezamı da söylemişlerdir."
Fatih Terim: "Tahkim Kurulu'nu, PFDK'yı etkileyen yazılar yazanlar hakkında dava hakkım var ve bunları da kullanacağım."
Sizlerinde hatırladığı gibi olaylı geçen Galatasaray-Mersin İdman Yurdu maçında Fatih Terim sahaya girerek hakeme yoğun itirazda bulunmuştu ve tribüne gönderilmişti.Daha sonra da sırasıyla Hasan Şaş ve Ümit Davala tribüne gönderilen isimler olmuştu.
İşte o Mersin maçı sonrası açıklamalar;
Fatih Terim: "Versinler cezamı. Geçen seneden kalan 2 maçlık cezamı da eklesinler. Kimseye borçlu kalmayı sevmiyorum."
Fatih Terim: "Ben bir itibarsızlaştırma operasyonu seziyorum. Her seferinde böyle atılacak mıyız? Suçsuz yere 3 maç ceza yedim."
Fatih Terim: "Eskisinden daha fazla hırslıyım. Fatih Terim varsa, adaletin olduğu yerdedir."
Fatih Terim: "Ben bir itibarsızlaştırma operasyonu seziyorum. Her seferinde böyle atılacak mıyız? Suçsuz yere 3 maç ceza yedim."
Fatih Terim: "Eskisinden daha fazla hırslıyım. Fatih Terim varsa, adaletin olduğu yerdedir."
Fatih Terim: "Şu komediye bakın. Sokağın ortasında basın toplantısı yapıyoruz. Biz ne yaptık ya? Bu bana değil kulübüme verilen bir cezadır."
Fatih Terim : "10 maç,20 maç,21 maç,12 maç... Ne oluyor yahu? Siz yargıç mısınız,hakim misiniz ? "
Fatih Terim: "Prestij kaybettirmek için gizli bir gündem var."
Fatih Terim : "Taşeronlar ellerinden geleni yapsın. "
Sedat Doğan'ın açıklamaları;
Fatih Terim : "10 maç,20 maç,21 maç,12 maç... Ne oluyor yahu? Siz yargıç mısınız,hakim misiniz ? "
Fatih Terim: "Prestij kaybettirmek için gizli bir gündem var."
Fatih Terim : "Taşeronlar ellerinden geleni yapsın. "
Sedat Doğan'ın açıklamaları;
Sedat Doğan: ''TFF yöneticisi, altındaki birimlere mesaj verir gibi açıklama yapamaz.''
Sedat Doğan: ''TFF yöneticisinin Galatasaray'a sevgisizlik gösterisi yapma lüksü yok.''
Sedat Doğan: "TFF yönetim kurulunda başka böyle arkadaşlar varsa tasfiye edilsin. Yoksa daha kötü sonuçlara yol açar."
Sedat Doğan: "TFF yönetim kurulunda başka böyle arkadaşlar varsa tasfiye edilsin. Yoksa daha kötü sonuçlara yol açar."
Ünal Aysal'ın salvoları;
Ünal Aysal: "TFF'nin yabancı sınırlaması hakkındaki kararı, Türk kulüplerinin yurtdışındaki başarısına vurulan bir darbedir.TFF’nin yabancı sınırlaması ile ilgili tutumu, Türk futbolunun ileri gitmesini engellemek adına atılmış bir adımdır.TFF’nin göreve gelirken belli olan misyonunu geçtiğimiz iki sezon boyunca gördük.Bu süreçte hiç şaşırmadık. Son kararla birlikte vizyonunun da aynı sığlıkta olduğunu görmekteyiz. Ve ne yazık ki yine şaşırmıyoruz. TFF Başkanı Yıldırım Demirören’in genel kurulda herkese izlettiği barkovizyon gösterisinin neredeyse yarısı G.Saray’ın yıldız futbolcularıyla ya da başarılarıyla dolu. Konuşmasında da Galatasaray Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadı diyor. Peki TFF’nin övündüğü bu durumda kendilerinin hiç payı var mı? Bu soruyu biraz kendilerine sormaları gerekiyor. "
Ünal Aysal: "TFF'den tek beklentimiz var, kendi insiyatifleri ile istifa etsinler. İmza ile gitmemiz gibi çok farklı hareketler var."
"Yabancı kararı için AİHM’e kadar gideceğiz. Bizi kendi dar ve sığ vizyonlarına çekemeyecekler! G.Saray öndeyse "Onu da yanımıza çekelim, lokal mecramızda yarışalım" diye düşünenlerin o koltukta oturmamaları gerekiyor. "Yaptım oldu!" demekle olmuyor. TFF nereyi ve kimleri yönettiğini bir kez daha gözden geçirmeli. Galatasaray'ı da başka kulüplerle karıştırmamalı..
Kulüpler Birliği’nden 17 takımın imzasını taşıyan taslak çalışması çıkıyor ve TFF bunu ciddiye bile almıyor. Peki o zaman soruyorum siz hangi kulüplerin federasyonusunuz? Hadi onu da geçtim, o zaman Kulüpler Birliği niye var? TFF yönetimi kendi arasında tartışmış! Kimle?, hangi yöneticiyle?, hangi vizyonla? İçlerinde Yıldırım Demirören dışında büyük kulüp tecrübesi olan başka bir yönetici var mı? Türk futbolu böyle yönetilmeyi haketmiyor!"
Hem Ünal Aysal'a hem Fatih Terim'e hem de Galatasaray teknik direktörünün milli takımda olmasını istemeyenler haindir diyen Şükrü Ergün'e sormaktayız; Siz böyle bir yönetimle teknik direktörünüzü paylaşırken hiç mi içiniz acımayacak?1 yıldır kin kustuğunuz insanlarla teknik direktörümüzü paylaşmamamız eğer hainlikse biz hain'iz.
Kulüpler Birliği’nden 17 takımın imzasını taşıyan taslak çalışması çıkıyor ve TFF bunu ciddiye bile almıyor. Peki o zaman soruyorum siz hangi kulüplerin federasyonusunuz? Hadi onu da geçtim, o zaman Kulüpler Birliği niye var? TFF yönetimi kendi arasında tartışmış! Kimle?, hangi yöneticiyle?, hangi vizyonla? İçlerinde Yıldırım Demirören dışında büyük kulüp tecrübesi olan başka bir yönetici var mı? Türk futbolu böyle yönetilmeyi haketmiyor!"
Hem Ünal Aysal'a hem Fatih Terim'e hem de Galatasaray teknik direktörünün milli takımda olmasını istemeyenler haindir diyen Şükrü Ergün'e sormaktayız; Siz böyle bir yönetimle teknik direktörünüzü paylaşırken hiç mi içiniz acımayacak?1 yıldır kin kustuğunuz insanlarla teknik direktörümüzü paylaşmamamız eğer hainlikse biz hain'iz.
Etiketler:
Fatih Terim,
Galatasaray,
TFF,
Ünal Aysal
Galatasaray 13/14 SS Stil Forma Paketi
Cuma, Mayıs 24, 2013
Pakette Parçalı ve Füme forma mevcuttur.Kırmızı çubuklu çıktığında pakete dahil edilecektir.
Yapımcı: viva1905
Rar Şifresi: sahakenari.com
Kurulum: Rardan çıkan dosyaları Belgelerim\Sports Interactive\Football Manager 2013\Graphics\Kits klasörüne atınız.
Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Etiketler:
Football Manager,
Forma,
Galatasaray,
SS Stil
Şampiyon GALATASARAY!
Cumartesi, Mayıs 18, 2013
Etiketler:
Futbol,
Galatasaray,
Spor Toto Süper Lig,
Şampiyon
Kaldı 1 maç
Pazartesi, Nisan 29, 2013
Tribün dışında maça girmeye çalışan insanlara köpek muamelesi yapan polisler de bir gün o biber gazına maruz kalırlar umarım.Tribünde o acıyı çeken küçük çocuklara girmiyorum bile.
Etiketler:
Futbol,
Galatasaray,
Gaziantepspor,
Spor Toto Süper Lig
Galatasaray 3-1 Elazığspor
Cuma, Nisan 19, 2013
Etiketler:
Elazığspor,
Futbol,
Galatasaray,
Spor Toto Süper Lig
Real Madrid 3-0 Galatasaray
Cuma, Nisan 05, 2013
Avrupa serüvenimiz için genel yorum
yapacak olursam, bu sezon için konulan hedefi zaten gruplardan çıkarak
gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum.Bunun üstüne Schalke'yi de eleyerek çeyrek
finale çıktık ve bu başarıyı bir kademe daha ileri taşıdık ama bununla da
bitmiyor, "Biz bu işin sonuna kadar gideriz" diyoruz, inanıyoruz,
hayalini kuruyoruz..
Fatih Terim de Schalke'yi geçtiğimizde de
taraftarların tatmin olmayacağını basın toplantısında söylemişti.Nitekim öyle
de oldu.Çeyrek final eşleşmelerinden önce herkes kafasında kendince bize uygun
rakibin gelmesini istiyordu.Barça'yı isteyen de vardı, Juventus’u isteyen de.Çeyrek
finalde UEFA'nın oyunlarıyla her ne kadar "kurban" olup Real Madrid
ile eşleştirilsek de, ben bu turda Schalke maçından daha çok inanan taraftar
gördüm.Neden olmasın diye düşünmeden edemiyor insan.Tarihinin en kötü
sezonundan sonra toparlandığı ilk senesinde ezeli rakibinin sahasında kupa
kaldıran, ikinci senesinde Avrupa’ya gidip Çeyrek finale çıkan bir takımdan
bahsediyoruz.
Herkes bu konuda hem fikirdir, takım ne
kadar kaliteli olursa olsun Avrupa’da olayın boyutu değişiyor.Biz bile
maçlardan önce nasıl heyecandan uyuyamıyorsak, futbolcuların da ne halde
olduğunu az çok tahmin edebiliriz.Ama işin duygusallığını da bir kenara
bırakmak lazım tabi.Avrupa arenasında boy göstermiş, milli maçlarda forma
giymiş, Türkiye’de bir çok derbiye çıkmış oyunculardan insan biraz daha
fazlasını istiyor. Schalke maçlarının belli kısımlarını örnek gösterebiliriz
buna.Kısmen Real Madrid’e de oynadığımız maçtada bazı oyuncuların benim için
hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim.
Fatih Terim zaten hepimizin içinden
geçeni basın toplantısında söyledi.Real Madrid zaten çok iyi bir takım biz yine
yenilirdik belki ama hakemlere de ihtiyacı olan bir takım değil.Norveçli
hakemin bir tek doğru kararını hatırlamıyorum maçta.Çalınmayan 2 net
penaltımız, Drogba’ya yapılan faul sonrası kalemizde gördüğümüz 3. Gol.Hakem
hatalarının arkasına sığınmak değil burdaki olay, bariz hatalar.İlk golü
yedikten sonra takım biraz kendine gelmeye çalışsa da rakip kalede bulduğumuz
gol pozisyonlarını değerlendiremedik. Özellikle Eboue ve Drogba ile bulduğumuz
pozisyonları harcadığımızda sonuç böyle oluyor.Deplasmanda 1 gol bulmak bizim
için çok önemliydi.Belki de 1-1’i yakaladıktan sonra oyunun seyri
değişebilirdi.Tam bunları düşünürken olan oldu zaten.Norveçli balıkçı penaltıyı
vermedi ve dönen top kalemizde gol oldu.2-0’da da 1 gol atarsak iyi döneriz
diye düşünürken bu seferde Ramos’un Drogba’yı biçtiği pozisyonda R.Madrid’e
faul verildi.Tabi ki Türk futbolunun asla düzelmeyecek sorunu duran toplardan 1
gol de öyle yedik.Ve tabi Burak’ın ayağına basılan pozisyonda verilmeyen
penaltı ve çıkan sarı kart.O hatalı kart yüzünden şimdi Burak rövanş maçında
oynayamayacak.
Real Madrid’e baktığımızda tek farklılık
sağ bekte Essien’in oynamasıydı.Açıkçası Real Madrid’i öyle böyle yazıp zaman
kaybetmek istemiyorum ama Mesut’a da değinmeden edemem.Tamam anladık Almanya’yı
çok seviyor, orayı seçiyor, Türk değil falan filan böyle gidiyor.Ne kadar
yetenekli olsa da , maç sırasındaki davranışları ve maçtan çıkarken yaptığı
hareket ile ne kadar karaktersiz bir futbolcu olduğunu da tescilledi.Biz yine
beklendiği gibi 4-3-1-2 ile çıktık sahaya.Grande, Schalke maçındaki kadroyu
sahaya sürdü ve farklılık yapmak istemedi.Aslında kötü oyun sergilemedik ama
istediğimiz sonucu alamamak, pozisyonları değerlendirememek insanı
üzüyor.Yenildiğimiz takım Real Madrid olsa bile...
Geriden ileriye gidecek olursak, Muslera’nın
o seviyede bir kaleci olduğunu çoğu kez gördük.Gollerde de yapabilceği pek bir
şey yoktu.Dany, benim için bu saatten sonra artık başka yerde.Bu sezon oynadığı
en iyi maçtı ve bizim adımıza sahada ayakta kalan tek isim oldu.Bir de ilk
oynanan Manchester United maçında Dany’i bu kadar beğenmiştim.Gelgelelim Semih’e,
yediğimiz iki gol de Semih-Eboue ikilisinin hatasıydı.Semih’i çok seviyorum
orası ayrı ama dediğim gibi duygusallığı bir kenara bırakmalıyız. 22 yaşındaki
Semih tecrübesiz oluyor da, 18 yaşındaki Varane tecrübeli mi oluyor?Varane
resmen tek başına Drogba gibi bir canavarı durdurabiliyorken Semih-Eboue ikilisinden
yediğimiz goller ortada.Antrenmanda atamayacakları kadar rahat 2 gol buldu Real
Madrid.Riera’ya pek bir şey söylemek istemiyorum bence verilen görevi iyi yerin
getiriyor ve istikrarlı devam ediyor.Melo’da Dany gibi ligde ne kadar kötü
gitse de Avrupa’da başka oynuyor.Bu maç seçme olayı ne kadar kötü olsa da Real
Madrid’e karşı Melo da korkusuzca oynadı.Selçuk ve Hamit belki ağırlığını daha
çok koyabilirdi maça.Ben hala Selçuk’un Avrupa’da istediğimiz düzeyde
oynadığını düşünmüyorum.Maçın sonunda en çok pas veren oyuncu olsa da benim
düşüncem böyle.Xabi Alonso, Selçuk’un yapması gereken her şeyi yaptı Real
Madrid adına.Sneijder’e değinmek istemiyorum pek, sakatlığı mı vardı da
değiştirildi orasını da bilmiyorum.Tek söyleyebilceğim umarım takıma
küstürülmez.Ne olursa olsun Sneijder o sahada kalmalıydı.Tek forvete dönülürdü
ama Sneijder o sahada kalırdı.Burak ve Drogba ikilisi de benim için hayal
kırıklığıydı.Şahsen ben Burak’ın bu maçta böyle olacağını az çok tahmin edebiliyordum fakat
Drogba olunca insan daha fazlasını bekliyor.Maçı izlerken sol ayakla vurduğu
pozisyon için en azından benim bulunduğum yerde herkesin söylediği şey “Sen
Drogba’sın, eskiden olsa kaleciyi de içeri sokardın.” oldu.Maç içinde bana göre Grande'nin hatası Sneijder'i çıkarıp 3-5-2'ye dönmesi oldu.Sneijder'in çıkmasına zaten alıştım ama yerine giren isim Gökhan Zan olmamalıydı, 3-5-2'ye dönülmemeliydi.
Hakem hatasıydı, kalite farkıydı derken İspanya’dan
istediğimiz sonucu alamadık.Yeter mi yetmez mi bilemem ama ben hala burada
yenebilceğimizi düşünüyorum.Rövanşta rakipte Ramos ve Alonso olmayacak.Biz de Dany ve Burak'tan yararlanamayacağız.Yazının başında da dediğim gibi yeniden toparlanan
bir takım için gelinen nokta çok iyi.Artık hedef Şampiyonlar Ligi’nde kalıcı
olmak.Her sene Real Madrid, Barcleona, Manchester United gibi ekiplerle
karşılaşmak.İnanıyorum ki günü geldiğinde bu kupayı da müzemize kazandırmasını
bileceğiz.Çünkü biz tek ihtimali olan insanlarız, inanıyoruz.
Not: Allah rızası için frikikleri Selçuk kullansın..
Not: Allah rızası için frikikleri Selçuk kullansın..
Etiketler:
Futbol,
Galatasaray,
Real Madrid,
Şampiyonlar Ligi
Galatasaray 3-2 Beşiktaş / 2011-12
Çarşamba, Mart 20, 2013
Etiketler:
Galatasaray,
Multimedya,
Resim
Schalke 04 - Galatasaray Son Dakikalar
Çarşamba, Mart 20, 2013
Schalke 04 - Galatasaray maçının son dakikalar ve yedek kulübesi...
Etiketler:
Galatasaray,
Multimedya,
Şampiyonlar Ligi,
Video
Didier Drogba Galatasaray'da!
Pazartesi, Ocak 28, 2013
Etiketler:
Didier Drogba,
Galatasaray,
Transfer
Derbinin Ardından: Galatasaray 2-1 Beşiktaş
Pazar, Ocak 27, 2013
Beşiktaş'ın -tekrar tekrar altını çiziyorum- saygı duyulması gereken FEDA politikası, sahadaki oyununa kesinlikle olumsuz bir şekilde etki ediyor. Gerçekten de sahadaki her adım gencecik futbolcuların iyi niyetini, arzulu oyununu yansıtıyor fakat olaya bu kadar romantik bakmak, Beşiktaş'ı sağlıksız bir futbola itiyor. Bu gece yine aynı senaryo sahadaydı. Galatasaray, Burak yerine Umut ile başlayarak aslında niyetini belli etti. İlk 15 dakikalara daima baskılı şekilde başlayan Beşiktaş'ın bu oyununu ileride presle kesmek ve defanstan çıkarılacak sağlıklı toplarla oyun başlatmasını engellemek, bu değişikliğin esasıydı. Değişikliğin meyvesini vermesi de uzun sürmedi. Galatasaray'da Sabri -ki ona ayrıca değinmek gerek, harikaydı- presle kazandığı topu ileriye aktardı ve Umut'un arka direkte bomboş kalan Emre'yle buluşturduğu top, maçın kaderini belirleyen an "o an" oldu. Dediğim gibi, böylesine duygusal bir bakış açısıyla oynanan futbolun ilk dakikalarda yenilen bir golle moral-motivasyondan düşmüş Beşiktaş'ı oyundan koparacağı aşikârdı, üstelik bu gol hücumda üretme sıkıntısı çeken Galatasaray'a da en büyük yardımcı oldu.
Beşiktaş, oyuna döndükten sonra tabir-i caizse iş işten geçmişti. Galatasaray, seyirci desteğini de arkasına alarak Umut & Elmander önderliğinde harika bir hücum pres oyunu gerçekleştirdi. Savunmada Semih ve Dany'nin hatasız performansı zaten "ender gelişen" Beşiktaş ataklarını rahatlıkla savuşturdu. Oynanan futbol kesinlikle iyi sayılmazdı fakat "yüreksiz" oynadığı için eleştirilen Galatasaray, fazladan çabalayarak kontrolü elinde tutmayı sürdürdü.- Tekrar altını çiziyorum, FEDA politikası Beşiktaş'ı ekonomik yönden düzlüğe çıkarabilir fakat oyun içinde "göze hoş", mantığa aykırı gelen bir çok şey yapmalarına da sebebiyet vermeye devam edecektir. Beşiktaşlılar asla bunu bir eleştiri olarak algılamasın, iğnelediğim lütfen düşünülmesin ama bence oyuna biraz daha realist bakmalarının vakti geldi de geçiyor. - Bu gece zaten Galatasaray'ın en büyük rakibi Beşiktaş değil, Hamit'in baltaladığı sağ kanat organizasyonlarıydı ki rahatlıkla 3-4 gol bulunabilecek bir maç, yavaşlatılan ataklar ve aktarılamayan paslar tarafından toz oldu gitti. Eğer ki Hamit hâlâ hazır değilim diyorsa, kulübede inzivaya çekilmesi hepimiz için hayırlısı olacaktır.
2. yarının başında Beşiktaş'ın Sivok ile bulduğu gol hiç şüphesiz ki oyunun gidişatına bakarsak gol bulma adına tek şanslarıydı, çok iyi bir zamanlamada, çok iyi kullandılar. Lâkin, golün ardından beraberlik presi adına herhangi bir hamleyi beraberinde getiremedi Beşiktaş. Oyun, ilk yarıdaki rölantiyle devam etti. Fatih Hoca belki de, hücumdaki o "yaratamayışı" düşünerek oyuna aldığı Sneijder'dan bir anda gerilen sinirlerle zerre verim elde edemedi. Yaşanılan olaylara değinecek olursam, Melo'nun tükürdüğüne dair emin olduğumu söyleyemem fakat her koşulda sinirlerin bu şekilde gerilmesine ve yansıtılmasına karşıyım. Oğuzhan ve Necip o gerginliği iyi kullandı, Melo da hâliyle atıldı. Engin'in oyunda kalması o anda bir mucize gibiydi, öyle de oldu. Bir anda forvetsiz kalan Galatasaray, Beşiktaş'ın belki de tek umudu oldu ama formsuz Fernandes ve Almeida'nın yokluğu, bu avantajın da kullanılamaz hâle gelmesine sebep oldu. Özetle Galatasaray, ligin genelinde olduğu gibi kötüydü, ama karşısında ondan da kötü bir rakip vardı.
Galibiyet yanıltmasın, Galatasaray'da düzeltilmesi gereken çok şey var. Sneijder, pas dağıtımını rahatlatacağı konusunda olumlu sinyaller verdi, bunun yanında Semih ve Dany "hatasız" oynadı ve Schalke maçı için kesinlikle umut vaad etti.Yine de, bu geceki oyunun vites arttırılarak geliştirilmesi ve devamlılığı sağlanması Galatasaray'ın kaderi açısından çok önemli olacaktır. Zira bu gece "6 puanlık" bir galibiyet alındı ve Galatasaray böylesine bir avantajı bir kez daha kazanamayabilir. Umut&Elmander üzerinde durulmalı, Sneijder ile gol ortalamasının ne denli artacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kaderinizi siz yazmazsınız fakat o size yol ayrımlarında seçenekler sunar. Galatasaray, "tek ihtimali" olan seçeneğin peşinde gitti. Her zaman olduğu gibi...
Etiketler:
Beşiktaş,
Galatasaray
Wesley Sneijder !
Pazartesi, Ocak 21, 2013
İnsan nereden başlasa nasıl anlatsa bilemiyor.Oyunlarda bile zar zor alınabilecek hatta orada bile alamadığımız, Sneijder'i parçalı forma altında Ali Sami Yen'de canlı canlı izlemek...Bunun bir tarifi olamaz zaten.O yüzden heyecan kısmını hiç yazmayıp transferi yorumlamaya geçiyorum.Öncelikle kim ne derse desin formsuz olsun oynamamış olsun ne olursa olsun Sneijder dünyanın en iyi orta sahalarından biridir.Kondisyonu eksik olabilir ama Sneijder'in oynamadığı sürede yeteneğinden bir şey kaybetmediği de kesin.Aksine verdiği bu ara bize yararlı bile olabilir.Özlediği futbola geri dönüş yaparak bizlere istediğimiz bir performans sergileyebilir.Tabi bu iyi tarafından baktığımızda görebileceğimiz senaryo.Kötü senaryoyu ele alırsak Sneijder o aradan dolayı kendini toparlamakta zorlanır, maç eksiğinden ötürü 3-4 maç belki de daha fazla kendini gösteremeyebilir.
Dürüst olmak gerekirse başka bir oyuncu olsa ikinci senaryonun gerçekleşeceğini söylerdim. Geçtiğimiz transferlerde bunun çok örneğini gördük.Hatta en yakını Melo oldu.Ama cidden Sneijder'in ne yapacağını kestiremiyorum.Kötü olabilceğini pek düşünmüyorum.Bunu zaman gösterecek. Benim tek korkum daha transfer döneminde bile geç geldi diye adama durmadan sallayan bu taraftarın, Sneijder gibi bir yıldıza herhangi bir kötü performansında sahip çıkmayacak olması.Umarım böyle bir şey olmaz.Sneijder'in 28 yaşında olduğunu unutmamak gerek.Bir futbolcunun en verimli yaşları diyebileceğimiz yaşta.Hepsini geçtim tartışığımız adam Sneijder bunları yazmak bile saçma bana göre.Adam daha sahaya çıkmadan birilerinin müsait taraflarına biblo soktu.Kim bilir sahaya çıkınca neler yapar.
Bunun yanında tabi ki kötü giden Galatasaray'ı bir tek Sneijder kurtaramaz.İlla takviyeler lazım ama en azından Sneijder ilerdeki sıkıntıyı çözebilecek bir yetenek.Yeter ki bazı şeylerin farkında olalım.En azından oralarda 2-3 sezon önce Mustafa Sarp, Barış Özbek gibi isimlerin oynadığını unutmayalım.Ayrıca Sneijder transferi sadece transfer olmakla kalmaz Galatasaray markasını da yukarılara taşır.Böyle bir oyuncuyu canlı canlı izlememizi sağlayan, emeği geçen herkese teşekkür etmeliyiz.
Etiketler:
Galatasaray,
Transfer,
Wesley Sneijder
Oz Büyücüsü: Harry Kewell
Pazar, Ocak 06, 2013
Türkiye’de taraftar gariptir. Messi’yi getirseniz, “Bu tıfılla mı şampiyon olacağız?” derler. Ronaldo’yu getirseniz, “Jöle parasını başka takımda kazansın.”der, burun kıvırırlar (kıvırırız).Çünkü, başarıya böylesine endeksli bir taraftar grubu için sahadaki futbolcu, onun en büyük sevdasıyla arasındaki en güçlü bağdır. Taraftarın takımı şampiyon olamıyorsa, sebebi futbolcudur. Şampiyon olduysa, zaten sadece işini yapmıştır. Fakat, O’nun hikâyesi biraz farklıydı. O Türkiye’ye geldiğinde, Galatasaray tarihinin en kötü döneminin arefesindeydi. Yeni transfer olan bir futbolcu için en kötü senaryo, hâl-i hazırda zaten başlamıştı bile. O,Galatasaray'ın en kötü döneminde, makus gidişatı değiştirememişti. Fakat onun ayrılığı, Hagi’den sonra ilk kez bir futbolcuya duyulan hisleri böylesine romantikleştirmişti. O,“kazandırmayan adamı” da sevileceğini öğretmişti. O’nun kim olduğuna gelince… Bu sorunun cevabını da yine en iyi o veriyordu: “My name is Kewell, Kewell from Galatasaray.”
Avustralya halkı için spor, kendilerini kanıtlamak adına en büyük şanslarıydı. Jeopolitik açıdan kelimenin tam anlamıyla bir “yalnız kıtaydılar”. Fakat buna rağmen açık hava sporlarında daima başarılı oldular. Bu ortam, genç Kewell’ın spora olan ilgi ve yeteneğinin ortaya çıkmasındaki en büyük etkendi. Kriket ve “footy” (futboldan bağımsız, kendine has bir oyundur) yegâne popüler sporlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse Avustralya futbolda hiçbir zaman iyi bir görüntü çizemedi. Nitekim, okullar arası turnuvalarda ve mahalli takımlarda kendisini gösteren Kewell bir şekilde kendisini İngiltere’ye atmalıydı. Bir Avustralyalı futbolcu için sıradaki adım daima Sydney – Londra biletinden geçiyordu. Kewell’ın formasını giydiği Marconi yerel bir kulüptü, fakat başarıları ulusaldı. Bu bağlamda Kewell, takımı ile birlikte Tayland’a, İtalya’ya ve İngiltere’ye gitme şansına erişti. Bu onun Avrupa’ya attığı ilk adımdı. İngiltere’deki turnuvanın ardından, İngiliz futbolunda dönemin hatırı sayılır kulübü Leeds United onunla temasa geçti. Teklifin ulaştığı futbolcular arasında Kewell ve ileride birlikte Avustralya Milli Takım forması giyecek olduğu Brett Emerton da vardı. Lâkin Kewell’ın babası İngiliz vatandaşlığına sahipti. İngiltere’deki katı “kalıcı göç” kurallarındaki açıklardan biri de buydu. Bu sayede Kewell, 1995’te Leeds United alt yapısına geçti.
Kewell’ın sahip olduğu yetenekler yadsınamayacak kadar aşikârdı. Futbol tanrıları onun sol ayağına bildikleri her şeyi yüklemiş gibiydi sanki, bunun yanında durdurulamayacak kadar da süratliydi. İngiliz savunmalarını delmenin yolu da bundan geçiyordu. Rotherdam karşısında yaptığı hat-trick, aynı sezonda kazandıkları gençler seviyesinde FA Cup, onun A takıma bileti niteliğindeydi. Leeds, sol kanatta Kewell ve en ileride onun memleketlisi Mark Viduka ile Avustralya yapımı kurşun atan bir İngiliz SA-80(Birleşik Krallık yapımı piyade tüfeğidir) gibiydiler. Velhasıl, Kewell için tarihi buluşmanın vakti gelmişti. 1999-00’ sezonunda, UEFA Kupası şampiyonluğuna ulaşacak Galatasaray’ın yarı-finaldeki rakibi, Leeds United’tı. Kewell, 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan atılmıştı. Bu onun kariyerindeki ilk kırmızı karttı. O gece çıkacak bir çok olayın yanında, Kewell ismi işte bu gece ilk kez Galatasaraylıların zihnine kazınacaktı. Yıllar sonra onca teklif arasından ona Galatasaray’ı seçtirecek olan gece, işte bu geceydi.
Aynı sezonda “Yılın Genç Oyuncusu” seçilen, “Yılın Takımı’na” girmeyi başaran, Kewell, bir çok Avrupa kulübünün merceğine girmişti. İtalyan devi Inter, Kewell için 25 milyon Sterlin’i gözden çıkarırken, Leeds bu rakamı elinin tersiyle itiyordu. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı-final oynayan Leeds için bu devir sona erecekti. Birçok gereksiz harcamanın ardından patlak veren mali kriz, onları bir borç batağına sürüklemişti. Rüya son bulmuştu. Leeds küme düşerken, sakatlık riskine rağmen Liverpool, Harry Kewell’ı bedelsiz olarak kadrosuna katıyordu. Ne var ki geçirdiği bu ilk ciddi sakatlık, onun peşinde yıllar boyunca dolanan bir kara buluttan başka bir şey olmayacaktı.
Milan, Chelsea, Manchester United gibi kulüplerden teklif almasına karşın Kewell, yıllardır şampiyon olamayan Liverpool’u seçerek tüm otoriteleri kontrpiyede bırakmıştı. Diğer tüm kulüpler Liverpool’dan iyi teklif veriyordu, daha iyi duruma sahiplerdi. Yetenekleri bir yana, kronik bir sakat olabilirdi. Fakat kelimenin tam anlamıyla bir beyefendiydi. Romantikliğiyle ünlü Liverpool taraftarının onu bağrına basması zaten bazı şeyleri özetler nitelikteydi. Üstelik onu sevmek için çok daha güzel bir sebepleri olacaktı. Liverpool formasıyla ilk golünü Merseyside derbisinde Everton’a karşı atan Kewell, tam bir Liverpoollu sayılabilirdi. Owen, Heskey, Gerrard, Smicer, Hamannlı Liverpool’un bir parçası olmak, tarif edilemez bir tecrübeydi. Kader de bir yandan ağlarını örmeye devam ediyordu. Galatasaray’ın ardından, Kewell’ı “Galatasaray’dan Kewell” yapacak olan 2. buluşmanın vakti gelmişti. Bir Liverpoollu için tarihin en güzel zamanıydı. Türkiye’deki binlerce insanı bir anda Liverpool taraftarı yapacak o gece gelip çatmıştı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali…
Milan karşısında 3-0 mağlup duruma düşen Liverpool, devre arasının ardından durumu 3-3’e getirip, penaltılarla kupaya uzanırken Harry Kewell, bu başarıyı yakalayan ilk Avustralyalı futbolcu olma şansına da erişiyordu. Üstelik böylesine önemli bir maçta, sakatlık yaşayan Hamann yerine defansif orta saha oynamıştı. Sorun değildi. Çünkü hayata dair hiçbir seçimini para için yapmamış bir adam için, sahadaki mevkisinin bir ehemmiyeti yoktu. Zamanı geldiğinde Kewell, Galatasaray’da stoper oynayacaktı. Fakat bunca yeteneğine rağmen, sakatlığa çalım atması imkansızdı. Ne kadar çabalarsa çabalasın, 90 dakikayı üst üste 2 hafta çıkaramayacak duruma geldiği oluyordu. Belindeki sakatlık onun süratine de dem vurmuştu. Fakat buna rağmen kimse çıkıp onun gitme ihtimalini konuşmuyordu. Yazının başında da bahsetmeye çalıştığım gibi. Bazı futbolcuları özel kılan bir çok sebep vardı. Kewell, bir futbolcudan çok bir emekçi gibiydi. Ne pes ediyordu, ne de naz yapıyordu. Fakat buna rağmen artık sıradan bir maçta bile kadroya girebilecek kapasitede değildi. Tam formunu yakalayacakken, yeniden sakatlanıyordu. Liverpool’da 3 sezonu bu tür şeylerle boğuşarak geçmişti. Anfield kolay kolay böylesine bir futbolcunun vedasını kabullenmezdi lâkin, “demir alma günü gelmişti”.
Ne forma şansı, ne de yeni bir sözleşme imkanı bulabilen Kewell için zaman da akıp gidiyordu artık. O, sıradaki imzasını Galatasaray’a atarken, Leeds United taraftarları onu bir kalemde silecek kadar vefasızdı. Fakat o, Leeds United’ta giydiği ilk numara “19” olduğu için,Galatasaray’da bu formayı terletmeyi seçecek kadar büyük bir adamdı. Haldun Üstünel’in kişisel transfer başarılarından biri de Kewell olacaktı. İlk maçına Kayserispor karşısında çıkan Kewell, 66. dakikada oyuna girip, 20 saniye sonra da dokunduğu topla parçalı formayla ilk golünü atıyordu. Türkiye’ye yeni gelmiş bir oyuncu için daha iyi bir senaryo olamazdı. Bu gol aynı zamanda, onun Galatasaray’da kazandığı tek kupa olan Süper Kupa’nın da habercisi olacaktı. Türk basını tetikteydi. Mantık şuydu: “Bu adam çok sakatlanıyor, sakatlanırsa bize ekmek çıkar…” şans bu ya, gerçekten de istedikleri olmuştu. Kewell hafif bir sakatlık geçirmiş, basın çılgınca eleştirmeye başlamıştı. Fakat Kewell çıkıp tek kelime konuşmayacak veya oyuna küsmeyecek kadar beyefendiydi. Futbolcu dediğin, sahada cevap verirdi. Kaçırdığı maçların ardından Bordeaux maçıyla sahaya dönen Kewell, 35 metredenöylesine bir gol atmıştı ki, 90 köşesinin tozunu almıştı adeta. Benim de içinde bulunduğum bir çok Galatasaraylı için o gece maçı anlatan D Smart spikerinin “Keweeeaaaallllll” naraları, hâlâ kafamın bir köşesinde yankılanır durur. Son 16’da Hamburg karşılaşmasında takım onlarca sakatla boğuşurken, Bülent Korkmaz’ın isteğiyle Kewell, böylesine bir maçta stoper oynayacaktı. Böylesine bir hırs, sadece şu cümleyi akla getirebilirdi: “Basın yalan yazıyordu…”
Ertesi sezon Frank Rijkaard ile Galatasaray sezona harika başlamıştı. Kewell’ın yanında Keita, Elano, Baros, Nonda, Arda ilk 5 hafta sonunda, gol rekoru hayalleri kurdurtan bir takım görüntüsü vermişti. Lâkin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Galatasaray tarihinin en kötü dönemine böylesine hayallerin ardından girecekti. 28 maçta 14 gole ulaşan Kewell, kariyerinin en başarılı sezonlarından birini geçirse de, aynısını Galatasaray için söylemek güçtü. Ligin 3. bitirilmiş, Rijkaard da görevde kalmıştı. Yapılanma sürecinde olan bir takım için, zor da olsa kabullenilebilir bir durumdu. Lâkin, ertesi sezon bir Galatasaraylı için tam bir hayal kırıklığıydı. Takım tam 3 teknik direktör değiştirmiş, lig de 8. tamamlanmıştı. Bu, en kötü Galatasaray performanslarından biriydi. Fakat buna rağmen, Galatasaray taraftarı alışılmamış şekilde hareket ediyordu. Türkiye gibi bir yerde böylesine rastlamak çok güçtü. Hagi bir idoldü, bir dönüm noktasıydı, bir nirvanaydı Galatasaray için. Taraftar ondan sonra ilk kez bir futbolcuyu böylesine sahiplenmiş, bağrına basmıştı. “Tüm takım dağıtılsın, Kewell” kalsın görüşü hakimdi bir çoklarında. Sevginin de karşılıklı olanı güzeldi. Kewell da aynı sevgiyi taraftara duyuyordu. Bir basın toplantısında “Benim adım Kewell, Galatasaray’dan Kewell…” diyecek, ona yönetimin yaptığı tüm vefasızlıklara rağmen o da taraftarı bağrına basacaktı. “I love you Hagi’den” sonra ilk kez bir futbolcu için tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu. Kewell gol atınca Boney M.’in efsanevi şarkısı “Daddy Cool” hatırlanıyor, “Oz Büyücüsü’ne” selam duruluyordu.
Kewell, gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Bazen sevgi bunu gerektirirdi, istemeseniz de gitmenizi isterdi sizden. İşte böyle bir şeydi onun vedası. Onu Avustralya’ya uğurlamak olacak şey değildi. Taş yerinde ağırdı belki de. O gittiği her yerde sevilmiş, gördüğü hiçbir yönetim ona sahip çıkmamıştı. Yine böyle oluyordu. Fakat, bazı şeyleri zaten yönetimler anlayamazdı. Taraftar ve futbolcu arasındaki kutsal ruhtu bu. Kewell, Galatasaray’a kupalar kazandırmamıştı. Gol kralı olmamıştı. Sadece 3 sene burada kalmıştı fakat giderken uzun yıllar unutulmayacak bir şeyi de öğretmişti: Kazandırmayan adam da sevilirdi. Belki de bu yüzden, ''En büyük hayalim, Galatasaray teknik direktörü olmak.'' diyordu Kewell. Affınıza sığınarak Galatasaray sonrası neler yaptığını yazmayacağım Kewell’ın. Çünkü o benim gözümde hep “Galatasaray’dan Kewell” olacak.
Günün birinde tekrar görüşmek dileğiyle Parçalı’nın Büyücüsü.
Avustralya halkı için spor, kendilerini kanıtlamak adına en büyük şanslarıydı. Jeopolitik açıdan kelimenin tam anlamıyla bir “yalnız kıtaydılar”. Fakat buna rağmen açık hava sporlarında daima başarılı oldular. Bu ortam, genç Kewell’ın spora olan ilgi ve yeteneğinin ortaya çıkmasındaki en büyük etkendi. Kriket ve “footy” (futboldan bağımsız, kendine has bir oyundur) yegâne popüler sporlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse Avustralya futbolda hiçbir zaman iyi bir görüntü çizemedi. Nitekim, okullar arası turnuvalarda ve mahalli takımlarda kendisini gösteren Kewell bir şekilde kendisini İngiltere’ye atmalıydı. Bir Avustralyalı futbolcu için sıradaki adım daima Sydney – Londra biletinden geçiyordu. Kewell’ın formasını giydiği Marconi yerel bir kulüptü, fakat başarıları ulusaldı. Bu bağlamda Kewell, takımı ile birlikte Tayland’a, İtalya’ya ve İngiltere’ye gitme şansına erişti. Bu onun Avrupa’ya attığı ilk adımdı. İngiltere’deki turnuvanın ardından, İngiliz futbolunda dönemin hatırı sayılır kulübü Leeds United onunla temasa geçti. Teklifin ulaştığı futbolcular arasında Kewell ve ileride birlikte Avustralya Milli Takım forması giyecek olduğu Brett Emerton da vardı. Lâkin Kewell’ın babası İngiliz vatandaşlığına sahipti. İngiltere’deki katı “kalıcı göç” kurallarındaki açıklardan biri de buydu. Bu sayede Kewell, 1995’te Leeds United alt yapısına geçti.
Aynı sezonda “Yılın Genç Oyuncusu” seçilen, “Yılın Takımı’na” girmeyi başaran, Kewell, bir çok Avrupa kulübünün merceğine girmişti. İtalyan devi Inter, Kewell için 25 milyon Sterlin’i gözden çıkarırken, Leeds bu rakamı elinin tersiyle itiyordu. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı-final oynayan Leeds için bu devir sona erecekti. Birçok gereksiz harcamanın ardından patlak veren mali kriz, onları bir borç batağına sürüklemişti. Rüya son bulmuştu. Leeds küme düşerken, sakatlık riskine rağmen Liverpool, Harry Kewell’ı bedelsiz olarak kadrosuna katıyordu. Ne var ki geçirdiği bu ilk ciddi sakatlık, onun peşinde yıllar boyunca dolanan bir kara buluttan başka bir şey olmayacaktı.
Milan, Chelsea, Manchester United gibi kulüplerden teklif almasına karşın Kewell, yıllardır şampiyon olamayan Liverpool’u seçerek tüm otoriteleri kontrpiyede bırakmıştı. Diğer tüm kulüpler Liverpool’dan iyi teklif veriyordu, daha iyi duruma sahiplerdi. Yetenekleri bir yana, kronik bir sakat olabilirdi. Fakat kelimenin tam anlamıyla bir beyefendiydi. Romantikliğiyle ünlü Liverpool taraftarının onu bağrına basması zaten bazı şeyleri özetler nitelikteydi. Üstelik onu sevmek için çok daha güzel bir sebepleri olacaktı. Liverpool formasıyla ilk golünü Merseyside derbisinde Everton’a karşı atan Kewell, tam bir Liverpoollu sayılabilirdi. Owen, Heskey, Gerrard, Smicer, Hamannlı Liverpool’un bir parçası olmak, tarif edilemez bir tecrübeydi. Kader de bir yandan ağlarını örmeye devam ediyordu. Galatasaray’ın ardından, Kewell’ı “Galatasaray’dan Kewell” yapacak olan 2. buluşmanın vakti gelmişti. Bir Liverpoollu için tarihin en güzel zamanıydı. Türkiye’deki binlerce insanı bir anda Liverpool taraftarı yapacak o gece gelip çatmıştı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali…
Milan karşısında 3-0 mağlup duruma düşen Liverpool, devre arasının ardından durumu 3-3’e getirip, penaltılarla kupaya uzanırken Harry Kewell, bu başarıyı yakalayan ilk Avustralyalı futbolcu olma şansına da erişiyordu. Üstelik böylesine önemli bir maçta, sakatlık yaşayan Hamann yerine defansif orta saha oynamıştı. Sorun değildi. Çünkü hayata dair hiçbir seçimini para için yapmamış bir adam için, sahadaki mevkisinin bir ehemmiyeti yoktu. Zamanı geldiğinde Kewell, Galatasaray’da stoper oynayacaktı. Fakat bunca yeteneğine rağmen, sakatlığa çalım atması imkansızdı. Ne kadar çabalarsa çabalasın, 90 dakikayı üst üste 2 hafta çıkaramayacak duruma geldiği oluyordu. Belindeki sakatlık onun süratine de dem vurmuştu. Fakat buna rağmen kimse çıkıp onun gitme ihtimalini konuşmuyordu. Yazının başında da bahsetmeye çalıştığım gibi. Bazı futbolcuları özel kılan bir çok sebep vardı. Kewell, bir futbolcudan çok bir emekçi gibiydi. Ne pes ediyordu, ne de naz yapıyordu. Fakat buna rağmen artık sıradan bir maçta bile kadroya girebilecek kapasitede değildi. Tam formunu yakalayacakken, yeniden sakatlanıyordu. Liverpool’da 3 sezonu bu tür şeylerle boğuşarak geçmişti. Anfield kolay kolay böylesine bir futbolcunun vedasını kabullenmezdi lâkin, “demir alma günü gelmişti”.
Ne forma şansı, ne de yeni bir sözleşme imkanı bulabilen Kewell için zaman da akıp gidiyordu artık. O, sıradaki imzasını Galatasaray’a atarken, Leeds United taraftarları onu bir kalemde silecek kadar vefasızdı. Fakat o, Leeds United’ta giydiği ilk numara “19” olduğu için,Galatasaray’da bu formayı terletmeyi seçecek kadar büyük bir adamdı. Haldun Üstünel’in kişisel transfer başarılarından biri de Kewell olacaktı. İlk maçına Kayserispor karşısında çıkan Kewell, 66. dakikada oyuna girip, 20 saniye sonra da dokunduğu topla parçalı formayla ilk golünü atıyordu. Türkiye’ye yeni gelmiş bir oyuncu için daha iyi bir senaryo olamazdı. Bu gol aynı zamanda, onun Galatasaray’da kazandığı tek kupa olan Süper Kupa’nın da habercisi olacaktı. Türk basını tetikteydi. Mantık şuydu: “Bu adam çok sakatlanıyor, sakatlanırsa bize ekmek çıkar…” şans bu ya, gerçekten de istedikleri olmuştu. Kewell hafif bir sakatlık geçirmiş, basın çılgınca eleştirmeye başlamıştı. Fakat Kewell çıkıp tek kelime konuşmayacak veya oyuna küsmeyecek kadar beyefendiydi. Futbolcu dediğin, sahada cevap verirdi. Kaçırdığı maçların ardından Bordeaux maçıyla sahaya dönen Kewell, 35 metredenöylesine bir gol atmıştı ki, 90 köşesinin tozunu almıştı adeta. Benim de içinde bulunduğum bir çok Galatasaraylı için o gece maçı anlatan D Smart spikerinin “Keweeeaaaallllll” naraları, hâlâ kafamın bir köşesinde yankılanır durur. Son 16’da Hamburg karşılaşmasında takım onlarca sakatla boğuşurken, Bülent Korkmaz’ın isteğiyle Kewell, böylesine bir maçta stoper oynayacaktı. Böylesine bir hırs, sadece şu cümleyi akla getirebilirdi: “Basın yalan yazıyordu…”Ertesi sezon Frank Rijkaard ile Galatasaray sezona harika başlamıştı. Kewell’ın yanında Keita, Elano, Baros, Nonda, Arda ilk 5 hafta sonunda, gol rekoru hayalleri kurdurtan bir takım görüntüsü vermişti. Lâkin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Galatasaray tarihinin en kötü dönemine böylesine hayallerin ardından girecekti. 28 maçta 14 gole ulaşan Kewell, kariyerinin en başarılı sezonlarından birini geçirse de, aynısını Galatasaray için söylemek güçtü. Ligin 3. bitirilmiş, Rijkaard da görevde kalmıştı. Yapılanma sürecinde olan bir takım için, zor da olsa kabullenilebilir bir durumdu. Lâkin, ertesi sezon bir Galatasaraylı için tam bir hayal kırıklığıydı. Takım tam 3 teknik direktör değiştirmiş, lig de 8. tamamlanmıştı. Bu, en kötü Galatasaray performanslarından biriydi. Fakat buna rağmen, Galatasaray taraftarı alışılmamış şekilde hareket ediyordu. Türkiye gibi bir yerde böylesine rastlamak çok güçtü. Hagi bir idoldü, bir dönüm noktasıydı, bir nirvanaydı Galatasaray için. Taraftar ondan sonra ilk kez bir futbolcuyu böylesine sahiplenmiş, bağrına basmıştı. “Tüm takım dağıtılsın, Kewell” kalsın görüşü hakimdi bir çoklarında. Sevginin de karşılıklı olanı güzeldi. Kewell da aynı sevgiyi taraftara duyuyordu. Bir basın toplantısında “Benim adım Kewell, Galatasaray’dan Kewell…” diyecek, ona yönetimin yaptığı tüm vefasızlıklara rağmen o da taraftarı bağrına basacaktı. “I love you Hagi’den” sonra ilk kez bir futbolcu için tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu. Kewell gol atınca Boney M.’in efsanevi şarkısı “Daddy Cool” hatırlanıyor, “Oz Büyücüsü’ne” selam duruluyordu.
Kewell, gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Bazen sevgi bunu gerektirirdi, istemeseniz de gitmenizi isterdi sizden. İşte böyle bir şeydi onun vedası. Onu Avustralya’ya uğurlamak olacak şey değildi. Taş yerinde ağırdı belki de. O gittiği her yerde sevilmiş, gördüğü hiçbir yönetim ona sahip çıkmamıştı. Yine böyle oluyordu. Fakat, bazı şeyleri zaten yönetimler anlayamazdı. Taraftar ve futbolcu arasındaki kutsal ruhtu bu. Kewell, Galatasaray’a kupalar kazandırmamıştı. Gol kralı olmamıştı. Sadece 3 sene burada kalmıştı fakat giderken uzun yıllar unutulmayacak bir şeyi de öğretmişti: Kazandırmayan adam da sevilirdi. Belki de bu yüzden, ''En büyük hayalim, Galatasaray teknik direktörü olmak.'' diyordu Kewell. Affınıza sığınarak Galatasaray sonrası neler yaptığını yazmayacağım Kewell’ın. Çünkü o benim gözümde hep “Galatasaray’dan Kewell” olacak.
Günün birinde tekrar görüşmek dileğiyle Parçalı’nın Büyücüsü.
Etiketler:
Galatasaray,
Harry Kewell,
Monografi
Analiz: Sezonun İlk Devresinde Galatasaray
Cumartesi, Aralık 29, 2012
Türkiye gibi başarıya odaklı bir ülkede, büyük bir takım için düşüşün sert olanı zordur. Başarılıyken yanınızda olan bir çok etken, başarısızlık durumunda bir anda karşınıza geçecektir. Bu durumun en canlı örneğini yaklaşık 1.5 yıl önce yaşayan Galatasaray için ertesi sezon kazanılan şampiyonluğun değeri büyüktü. Belki de diğer 17 şampiyonluk içerisinde en anlamlı olanlardan bir tanesiydi. Bir enkazı devralan yönetim, yenilenmesi gereken bir kadro ve inandırılması gereken bir taraftar grubu vardı. Kelimenin tam anlamıyla yıkılmış olan yönetim-futbolcu-taraftar düzeninin rayına oturtulduğu bir yılın ardından Galatasaray, şimdi başarının kendisinden de zor olan bir evrenin başında bulunuyor: Başarının sürekliliği.
Fikstürün üzerine kar yağdığı şu günlerde ligin ilk devresi geride kalırken Galatasaray “başarının sürekliliği” adına koyulmuş hedeflerine bir adım daha yaklaşmış gözüküyor. Fakat bu 96-2000 arası döneme benzetilen, sık sık Fatih Terim’in gelişiyle “2000 ruhu” denilen mistik durumun, bir de kötü tarafı var: Rehavet. Zirvede olmak güzeldir, fakat sizin iyi olduğunuzu göstermez. Ya diğerleri çok kötüyken, Galatasaray kötüden halliceyse?
Spor Toto Süper Lig’de Galatasaray: Rüyadan Uyandıran Rehavet
Spor Toto Süper Lig’de Galatasaray: Rüyadan Uyandıran Rehavet
Sezona Süper Kupa ile başlamak, koyulan hedefler adına iyi bir motivasyon kaynağıdır. Üstelik rakip Fenerbahçe’yse ve gazozuna oynanılan bir maçın bile kendine göre anlamı varsa, bu motivasyon katlanarak artacaktır. Fakat yine de, böylesine bir motivasyonun beraberinde getireceği rehavet, bir çok başarısızlık adına en büyük tetikleyicidir. Bir çok otoriteye göre Beşiktaş’ın ekonomik sıkıntısı, Fenerbahçe’nin transferdeki hataları Galatasaray’ı zirvede yalnız bırakacak etkenlerdi. Ligin ilk karşılaşmasını hatırladığımızda TT Arena’daki Kasımpaşa maçı, kazanılan 3 puanın yanında geçen sezonun rüyasından bir anda uyanmak zorunda kalan bir taraftarı da beraberinde getirdi. Selçuk sıradandı. Yeni transferler uyukluyordu ve en önemlisi takım savunmada tam bir muammaydı. Aslında ligin ilk devresinin özeti, o gece çıkarılmıştı.
Rehavetin ciddi bir şekilde son şampiyonun canını yakacak olmasının anlaşıldığı maç ise, 2. haftadaki 3-3’lük Beşiktaş beraberliği oldu. Galatasaray kağıt üzerinde üstündü, rakip bir ezeli rakip değil de, “FEDA” diyen bir Beşiktaş gibiydi sanki. Fakat sahadaki oyun bu ihtimallerin hepsini bir anda tuzla buz etmişti. “2000 ruhundan” bahseden bir çok insan bir anda 2. Fatih Terim dönemini hatırlamak zorunda kaldı. Eldeki bu 3 resmi maç; Süper Kupa, Kasımpaşa ve Beşiktaş maçları 17 haftanın analizi için yeterliydi. Diğer maçlara baktığımızda, bu 3 maçtaki hataların ya tekrarladığını, ya da üzerinde çalışılarak düzeltildiğini gördük. Tüm bunlar psikolojik hesaplaşmanın sonucuydu. Peki ya Galatasaray taktik tablasında nasıldı?
Taktik Tablasında Galatasaray: Spor Toto Süper Lig
Savunma: Galatasaray’ı savunma anlamında ele alırken bir bütün olarak değerlendirmek, oyun planı düşünüldüğünde en akıl kârı iş gibi gözüküyor. Doğrusunu söylemek gerekirse sakatlık problemi yaşamayan bir Muslera, bu takımın en kötü zamanında bile en güçlü silahı. Muhtemeldir ki yakın zamanda ona Avrupa yolları gözükecek fakat yine de o kalede olduğu sürece bir süre daha Galatasaraylılar’ın “içi rahat olacaktır”. Ujfalusi’nin yokluğu, yetenekli fakat tecrübesiz Semih’i yalnızlığa itiyor. Üstelik onun partneri Dany tam bir canlı bombayken bu yalnızlık çok daha tehlikeli bir hâl alıyor şüphesiz. Melo’nun geliş tarihinin sürekli gecikmesi ve hazırlık dönemine yetişememesi ise Galatasaray’ın 4-4-2’sini savunma açısından sekteye uğratan en büyük handikaplardan biriydi. Üstelik Hamit, Madrid öncesi Hamit gibi savunma ve hücum ile aynı anda başa çıkabilen Hamit değildi, eksikti. Amrabat ise Şampiyonlar Ligi maçları dışında tam bir bombaydı. Şüphesiz ki onu ilk 11’e bağlayan yegâne sebep onun form durumu değil, arkasındaki Riera’nın onun işini de eksiksiz yapıyor oluşuydu. Elmander’in yokluğunda ise Umut, “savunmacı forvet” pozisyonunda derecelendirmek gerekirse 10 üzerinden 9 alabilecek bir performans sergiledi. Elmander’in geçen sezon görevi gol atmak değildi ve on küsür gol bir forvet için yüksek bir rakam sayılmazdı. Lâkin Elmander’in olmadığı maçlarda Galatasaray ne ileride top tutabiliyor, ne de savunmada bir bütün oluşturabiliyordu. Bu sebeple Umut’u hücumda değerlendirmeden önce savunmadaki başarısından ötürü kutlamamak ayıp olur. Eboue’ye de ayrı bir parantez açmakta fayda var zira, yıllardır futbol izleyen biri olarak sağ-bekin oyun kurabildiği bir takımı izlediğimi hatırlayamıyorum. Zaman zaman aksasa da savunma ve hücumun yanı sıra, futbol zekâsı denilen meretin herkeste olmadığını hatırlatan bir futbolcu Eboue.
En büyük kusura gelecek olursak, savunmada “halı saha takımı” görüntüsü veriyor Galatasaray. Gole giderken takım hâlinde hücum yapılıyor fakat geriye dönerken takımın yarısı soluklanıyor. Örneklendirmek gerekecek olursa: Orduspor maçında yenilen 2 gol, ŞL grubunun ilk devresinde yenilen tüm goller, Beşiktaş maçında Holosko’nun golü, Gençlerbirliği maçında yenilen gollerin tamamı kontra-ataktan verilen pozisyonlardandı. Selçuk’un formsuzluğunun aksini iddia edenler için bu gollerin açıklaması Selçuk’ta gizlidir. İleride hücumu tamamlayamayan Galatasaray, oyunu boğup eli boş döndüğü sürece, bu tür goller yemeye de muhtemelen devam edecek.
Hücum: Sezon başında “çilek” bekleyen Galatasaraylılar’ın, en çok isyan ettiği nokta Burak ve Umut’un transferleriydi. Adı geçen forvetlerin yanında bu ikili bir çok insanı tatmin etmeyecek cinstendi doğrusunu söylemek gerekirse. Fakat “savunmacı forvet” Umut’un ligdeki 11 golüne Burak’ın 10 golünü eklediğinizde karamsarlık bulutlarının gol yağmuru olarak geri döndüğünü söylemek pek de yanlış olmaz. Üstelik Hamit’in yükselen form grafiği de cabası. Selçuk’un bu kadar kötü olduğu bir dönemde, bu kadar çok gol bulan ve bulduğundan çok daha fazlasını kaçıran Galatasaray’ı bu şekilde kabullenmek yanlış olmayacaktır. Yedek bir forvetin olmaması, Elmander’in geçen seneye nazaran eksiklerinin olması handikaplar olsa da, transfer döneminin bu işler için olduğunu unutmamak gerek.
Riera ve Eboue’nin birer bek olmak dışında, Galatasaray hücumlarını organize adamlar olması, “ağlanacak hâlin” bir o kadar güzel olmasıdır belki de. Sezon başında sol-bek yok ver yansınlarının Riera’nın anadan doğma sol-bek olduğunu öğrendikten sonra kesilmesi, üstüne oyunun her bölümünde etkili oyunu onun ve Eboue’nin yokluğunda takımın niçin bu kadar aksadığına en güzel cevap belki de. Melo’nun takıma ısınmasının ardından Selçuk’un da yavaş yavaş toparlandığını, bunun yanında Yekta ve Aydın gibi güzel alternatiflerin olması sevindirici şeylerden sayılabilir. Yine de daha sonra değineceğim transfer eksiklerinin büyük bölümü orta sahadan kaynaklanıyor. Galatasaray pas yapıyor, topa sahip oluyor fakat oyun kuramıyor. Dünyanın en büyük ironilerinden biri olarak Galatasaray hücumdaki beceriksizliğini yediği gollerle faturalamak durumunda kalıyor.

Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray: “Selamun Aleyküm, Biz Geldik”
Twitter’da gördüğüm, yüzümü güldürürken hayallere daldıran bir tweetti: “Şampiyonlar Ligi 90’lar nostaljisi yapıyor. Ajax, Dortmund, Juventus ve Galatasaray geri döndü.” yazıyordu. Bir Galatasaraylı’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşünden dolayı yaşadığı mutluluk, 140 karakterle en güzel bu şekilde özetlenebilirdi. Fakat, “başarının sürekliliği” düşüncesinde bir duruş takınan yönetim için Devler Ligi’ne geri dönmekle yetinmek, aslına bakılırsa başarısızlık olacaktı. Üstelik bir çok psikoloji bir aradaydı. Galatasaraylılar uzun bir aradan sonra olası grup eşleşmelerini yazıp çiziyor, Salı-Çarşamba maçlarına hazırlanıyor, üzerine yeni stadyumda yapılacak onlarca koreografi fikrini bir sanatçı edasıyla düşünüp duruyordu. Elbette ki lig şampiyonluğu önemliydi fakat başarıya hasret bir büyük kulübün olması gereken yere geri dönmesi, heyecan uyandırmanın yanında tıpkı söz ettiğim tweet gibi hayallere daldıran cinstendi. Grup kuraları öncesi, matematikte kombinasyonu hatim etmiş, 32’nin 4’lü kombinasyonundan hayallerini defter aralarına yazmış bir çok taraftar için Manchester United, Braga ve CFR Cluj’ün çekildiği kura, açıkçası bir çok ihtimal açısından en güzellerinden biriydi.
Belki de Fatih Terim’in bunca söylemine karşın kuralar da, bu sezon Galatasaray taraftarını illallah ettiren rehavetin tetikçisiydi. Grubun ilk 3 maçından sadece 1 puan çıkartan Galatasaray’ı, gariptir ki hayallerine kavuşturan yegâne sebep, yine 2000 ruhunda saklıydı. Fatih Terim, “UEFA Kupası kazanılırken, ilk 3 maçtan yine 1 puan toplanmıştı.” diyordu. İşte o tek cümle, “tek ihtimali olanları” yeniden hayata döndürecekti.
Taktik Tablasında Galatasaray: Şampiyonlar Ligi
Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı durumlarda kükremeden önce pusmak gerekir. Galatasaray’ın grup aşamasında bu kadar sıkıntı yaşamasının tek sebebi buydu. Her maça kazanmak için çıkmak, olması gereken zihniyetti. Fakat bu doğrultuda hücumu düşünüp, savunmada aksayan “halı saha modeli” oyun anlayışı, intihar niteliğindeydi. Teori, “en iyi savunma hücum yapmaktır.” Diye söyler. Fakat: Ya rakip sizden iyi hücum yapıyorsa? Ya da daha kötü bir senaryoyla, ya siz kötü hücum yapıyorsanız?
Savunma: Ligdeki savunmaya dayalı hataların, üzerinde çalışılmazsa bir sezonu mahvedeceğine dair en büyük kanıtlar, henüz ilk Manchester deplasmanında su üzerine çıkmıştı. Hâl-i hazırda, sahip olunan stoperler adam adama oyun anlayışını kaldırabilecek kadar üst düzey değildi, Eboue ve Riera da hücumcu beklerdi. Yani her açıdan Galatasaray, takım savunması modelini baz almak zorundaydı. Fakat, boğulan hücumların sebebiyet verdiği kontra-ataklar, tam 7 puan kaybettirirken, hatalardan ders alınmış sayılmazdık. Bunun yanında, sezon başı Melo’nun formsuzluğu da iyice yansıyordu savunma hatalarına. Fakat Galatasaray’ın tüm bu handikaplar bir yana, eksik olan tek şeyi, kenetlenmeydi. Zaten bir Türk takımı, en zor senaryoyu görmeden ne zaman yapması gerekeni yapardı ki?
Hücum: Bu paragrafı nazire edercesine “Burak Yılmaz” yazıp bitirmek isterdim. “Büyük takım golcüsü değil!” , “Avrupa’da gol atamıyor…” , “Kapalı savunmayı açacak adam değil, tekniği 0…” ve daha onlarca eleştiriye maruz kalan bir futbolcunun, 6 golle Devler Ligi gol krallığında Cristiano Ronaldo ile ortak olduğunu söylemek, onu zamanında eleştirmiş biri olarak gurur verici bir şey kesinlikle. Hücum anlamında vasatı aşamayan bir takımın neredeyse tüm gollerini (tek gol Aydın’dan geldi) onun atması, kusura bakılmasın ama onun ne kadar iyi olduğundan başka bir şeye işaret edemez. Uzatarak anlamsızlaştırmak istemiyorum. Selçuk İnan kendisine gelir veya Galatasaray bir oyun kurucu getirirse, bir sonraki turda Schalke’yi kupanın dışına edecek bir kadroya, gol atması kesin olan bir de forvete sahipler. Bu oyun düzeni, Schalke’yi de yazmış ve izlemiş birisi olarak ( http://viva1905.blogspot.com/2012/12/schalke-04u-tanyalm.html ) söylemem gerekirse onları mağlup etmeye yetecek bir düzen. Galatasaraylılar, sahip oldukları “tek ihtimal” üzerinden hayallerini kurmaya devam etsinler. Yanılmayacaktırlar.
Eksiğiyle fazlasıyla Transfer dönemi için Galatasaray’a tiyolar:
Öncelikle hedefler belli ve bulunulan konum tatmin edici seviyede. Lâkin az önce bahsettiğim eksikleri kapatacak transferler yapılmazsa, bu senaryonun devamı pek iç açıcı olmayacaktır.
Savunma yönünden bakarsak, Dany yeterli değil. Ujfa muhtemelen formsuz dönecektir ve başka bir alternatif de bulunmuyor. (Gökhan Zan’ı saymazsak) Ne kadar dikkate alınır bilmem fakat benim bu mevki için önerilerim: Ömer Toprak, Simon Kjaer ve Serdar Aziz.
Orta sahada ise eksikler Selçuk İnan’ın formsuzluğu ve Amrabat’ın verimsiz oyunu. Ne yazık ki iyi niyet, daima işe yaramıyor. Amrabat’ın kesilmesi gerekiyor ve Selçuk da artık vazgeçilmez olmadığını anlamalı. Bu bölgede ise transfer önerilerim: Selçuk için; Diego ve Pablo Batalla, Amrabat için; Joe Cole.
Forvette ise Umut’un zaman zaman verimsiz oyunu Şampiyonlar Ligi’nde büyük sıkıntıya sebep oluyor. Elmander için şanssızlıklarla dolu bir sezon olduğunu düşünürsek, bu bölge için önerilerim: Mauro Zarate ve Fernando Llorente (Kulübüyle ciddi problemleri var ve bonservisi uçuk bir rakam değil).
Transfer önerilerinin en güzellerini sizlerin hayallerine bırakıyor, en makul adamlarla, en güzel başarıları diliyorum.
Rehavetin ciddi bir şekilde son şampiyonun canını yakacak olmasının anlaşıldığı maç ise, 2. haftadaki 3-3’lük Beşiktaş beraberliği oldu. Galatasaray kağıt üzerinde üstündü, rakip bir ezeli rakip değil de, “FEDA” diyen bir Beşiktaş gibiydi sanki. Fakat sahadaki oyun bu ihtimallerin hepsini bir anda tuzla buz etmişti. “2000 ruhundan” bahseden bir çok insan bir anda 2. Fatih Terim dönemini hatırlamak zorunda kaldı. Eldeki bu 3 resmi maç; Süper Kupa, Kasımpaşa ve Beşiktaş maçları 17 haftanın analizi için yeterliydi. Diğer maçlara baktığımızda, bu 3 maçtaki hataların ya tekrarladığını, ya da üzerinde çalışılarak düzeltildiğini gördük. Tüm bunlar psikolojik hesaplaşmanın sonucuydu. Peki ya Galatasaray taktik tablasında nasıldı?
Taktik Tablasında Galatasaray: Spor Toto Süper Lig
Savunma: Galatasaray’ı savunma anlamında ele alırken bir bütün olarak değerlendirmek, oyun planı düşünüldüğünde en akıl kârı iş gibi gözüküyor. Doğrusunu söylemek gerekirse sakatlık problemi yaşamayan bir Muslera, bu takımın en kötü zamanında bile en güçlü silahı. Muhtemeldir ki yakın zamanda ona Avrupa yolları gözükecek fakat yine de o kalede olduğu sürece bir süre daha Galatasaraylılar’ın “içi rahat olacaktır”. Ujfalusi’nin yokluğu, yetenekli fakat tecrübesiz Semih’i yalnızlığa itiyor. Üstelik onun partneri Dany tam bir canlı bombayken bu yalnızlık çok daha tehlikeli bir hâl alıyor şüphesiz. Melo’nun geliş tarihinin sürekli gecikmesi ve hazırlık dönemine yetişememesi ise Galatasaray’ın 4-4-2’sini savunma açısından sekteye uğratan en büyük handikaplardan biriydi. Üstelik Hamit, Madrid öncesi Hamit gibi savunma ve hücum ile aynı anda başa çıkabilen Hamit değildi, eksikti. Amrabat ise Şampiyonlar Ligi maçları dışında tam bir bombaydı. Şüphesiz ki onu ilk 11’e bağlayan yegâne sebep onun form durumu değil, arkasındaki Riera’nın onun işini de eksiksiz yapıyor oluşuydu. Elmander’in yokluğunda ise Umut, “savunmacı forvet” pozisyonunda derecelendirmek gerekirse 10 üzerinden 9 alabilecek bir performans sergiledi. Elmander’in geçen sezon görevi gol atmak değildi ve on küsür gol bir forvet için yüksek bir rakam sayılmazdı. Lâkin Elmander’in olmadığı maçlarda Galatasaray ne ileride top tutabiliyor, ne de savunmada bir bütün oluşturabiliyordu. Bu sebeple Umut’u hücumda değerlendirmeden önce savunmadaki başarısından ötürü kutlamamak ayıp olur. Eboue’ye de ayrı bir parantez açmakta fayda var zira, yıllardır futbol izleyen biri olarak sağ-bekin oyun kurabildiği bir takımı izlediğimi hatırlayamıyorum. Zaman zaman aksasa da savunma ve hücumun yanı sıra, futbol zekâsı denilen meretin herkeste olmadığını hatırlatan bir futbolcu Eboue.
En büyük kusura gelecek olursak, savunmada “halı saha takımı” görüntüsü veriyor Galatasaray. Gole giderken takım hâlinde hücum yapılıyor fakat geriye dönerken takımın yarısı soluklanıyor. Örneklendirmek gerekecek olursa: Orduspor maçında yenilen 2 gol, ŞL grubunun ilk devresinde yenilen tüm goller, Beşiktaş maçında Holosko’nun golü, Gençlerbirliği maçında yenilen gollerin tamamı kontra-ataktan verilen pozisyonlardandı. Selçuk’un formsuzluğunun aksini iddia edenler için bu gollerin açıklaması Selçuk’ta gizlidir. İleride hücumu tamamlayamayan Galatasaray, oyunu boğup eli boş döndüğü sürece, bu tür goller yemeye de muhtemelen devam edecek.
Hücum: Sezon başında “çilek” bekleyen Galatasaraylılar’ın, en çok isyan ettiği nokta Burak ve Umut’un transferleriydi. Adı geçen forvetlerin yanında bu ikili bir çok insanı tatmin etmeyecek cinstendi doğrusunu söylemek gerekirse. Fakat “savunmacı forvet” Umut’un ligdeki 11 golüne Burak’ın 10 golünü eklediğinizde karamsarlık bulutlarının gol yağmuru olarak geri döndüğünü söylemek pek de yanlış olmaz. Üstelik Hamit’in yükselen form grafiği de cabası. Selçuk’un bu kadar kötü olduğu bir dönemde, bu kadar çok gol bulan ve bulduğundan çok daha fazlasını kaçıran Galatasaray’ı bu şekilde kabullenmek yanlış olmayacaktır. Yedek bir forvetin olmaması, Elmander’in geçen seneye nazaran eksiklerinin olması handikaplar olsa da, transfer döneminin bu işler için olduğunu unutmamak gerek.
Riera ve Eboue’nin birer bek olmak dışında, Galatasaray hücumlarını organize adamlar olması, “ağlanacak hâlin” bir o kadar güzel olmasıdır belki de. Sezon başında sol-bek yok ver yansınlarının Riera’nın anadan doğma sol-bek olduğunu öğrendikten sonra kesilmesi, üstüne oyunun her bölümünde etkili oyunu onun ve Eboue’nin yokluğunda takımın niçin bu kadar aksadığına en güzel cevap belki de. Melo’nun takıma ısınmasının ardından Selçuk’un da yavaş yavaş toparlandığını, bunun yanında Yekta ve Aydın gibi güzel alternatiflerin olması sevindirici şeylerden sayılabilir. Yine de daha sonra değineceğim transfer eksiklerinin büyük bölümü orta sahadan kaynaklanıyor. Galatasaray pas yapıyor, topa sahip oluyor fakat oyun kuramıyor. Dünyanın en büyük ironilerinden biri olarak Galatasaray hücumdaki beceriksizliğini yediği gollerle faturalamak durumunda kalıyor.

Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray: “Selamun Aleyküm, Biz Geldik”
Twitter’da gördüğüm, yüzümü güldürürken hayallere daldıran bir tweetti: “Şampiyonlar Ligi 90’lar nostaljisi yapıyor. Ajax, Dortmund, Juventus ve Galatasaray geri döndü.” yazıyordu. Bir Galatasaraylı’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşünden dolayı yaşadığı mutluluk, 140 karakterle en güzel bu şekilde özetlenebilirdi. Fakat, “başarının sürekliliği” düşüncesinde bir duruş takınan yönetim için Devler Ligi’ne geri dönmekle yetinmek, aslına bakılırsa başarısızlık olacaktı. Üstelik bir çok psikoloji bir aradaydı. Galatasaraylılar uzun bir aradan sonra olası grup eşleşmelerini yazıp çiziyor, Salı-Çarşamba maçlarına hazırlanıyor, üzerine yeni stadyumda yapılacak onlarca koreografi fikrini bir sanatçı edasıyla düşünüp duruyordu. Elbette ki lig şampiyonluğu önemliydi fakat başarıya hasret bir büyük kulübün olması gereken yere geri dönmesi, heyecan uyandırmanın yanında tıpkı söz ettiğim tweet gibi hayallere daldıran cinstendi. Grup kuraları öncesi, matematikte kombinasyonu hatim etmiş, 32’nin 4’lü kombinasyonundan hayallerini defter aralarına yazmış bir çok taraftar için Manchester United, Braga ve CFR Cluj’ün çekildiği kura, açıkçası bir çok ihtimal açısından en güzellerinden biriydi.
Belki de Fatih Terim’in bunca söylemine karşın kuralar da, bu sezon Galatasaray taraftarını illallah ettiren rehavetin tetikçisiydi. Grubun ilk 3 maçından sadece 1 puan çıkartan Galatasaray’ı, gariptir ki hayallerine kavuşturan yegâne sebep, yine 2000 ruhunda saklıydı. Fatih Terim, “UEFA Kupası kazanılırken, ilk 3 maçtan yine 1 puan toplanmıştı.” diyordu. İşte o tek cümle, “tek ihtimali olanları” yeniden hayata döndürecekti.
Taktik Tablasında Galatasaray: Şampiyonlar Ligi
Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı durumlarda kükremeden önce pusmak gerekir. Galatasaray’ın grup aşamasında bu kadar sıkıntı yaşamasının tek sebebi buydu. Her maça kazanmak için çıkmak, olması gereken zihniyetti. Fakat bu doğrultuda hücumu düşünüp, savunmada aksayan “halı saha modeli” oyun anlayışı, intihar niteliğindeydi. Teori, “en iyi savunma hücum yapmaktır.” Diye söyler. Fakat: Ya rakip sizden iyi hücum yapıyorsa? Ya da daha kötü bir senaryoyla, ya siz kötü hücum yapıyorsanız?
Savunma: Ligdeki savunmaya dayalı hataların, üzerinde çalışılmazsa bir sezonu mahvedeceğine dair en büyük kanıtlar, henüz ilk Manchester deplasmanında su üzerine çıkmıştı. Hâl-i hazırda, sahip olunan stoperler adam adama oyun anlayışını kaldırabilecek kadar üst düzey değildi, Eboue ve Riera da hücumcu beklerdi. Yani her açıdan Galatasaray, takım savunması modelini baz almak zorundaydı. Fakat, boğulan hücumların sebebiyet verdiği kontra-ataklar, tam 7 puan kaybettirirken, hatalardan ders alınmış sayılmazdık. Bunun yanında, sezon başı Melo’nun formsuzluğu da iyice yansıyordu savunma hatalarına. Fakat Galatasaray’ın tüm bu handikaplar bir yana, eksik olan tek şeyi, kenetlenmeydi. Zaten bir Türk takımı, en zor senaryoyu görmeden ne zaman yapması gerekeni yapardı ki?
Hücum: Bu paragrafı nazire edercesine “Burak Yılmaz” yazıp bitirmek isterdim. “Büyük takım golcüsü değil!” , “Avrupa’da gol atamıyor…” , “Kapalı savunmayı açacak adam değil, tekniği 0…” ve daha onlarca eleştiriye maruz kalan bir futbolcunun, 6 golle Devler Ligi gol krallığında Cristiano Ronaldo ile ortak olduğunu söylemek, onu zamanında eleştirmiş biri olarak gurur verici bir şey kesinlikle. Hücum anlamında vasatı aşamayan bir takımın neredeyse tüm gollerini (tek gol Aydın’dan geldi) onun atması, kusura bakılmasın ama onun ne kadar iyi olduğundan başka bir şeye işaret edemez. Uzatarak anlamsızlaştırmak istemiyorum. Selçuk İnan kendisine gelir veya Galatasaray bir oyun kurucu getirirse, bir sonraki turda Schalke’yi kupanın dışına edecek bir kadroya, gol atması kesin olan bir de forvete sahipler. Bu oyun düzeni, Schalke’yi de yazmış ve izlemiş birisi olarak ( http://viva1905.blogspot.com/2012/12/schalke-04u-tanyalm.html ) söylemem gerekirse onları mağlup etmeye yetecek bir düzen. Galatasaraylılar, sahip oldukları “tek ihtimal” üzerinden hayallerini kurmaya devam etsinler. Yanılmayacaktırlar.
Eksiğiyle fazlasıyla Transfer dönemi için Galatasaray’a tiyolar:
Öncelikle hedefler belli ve bulunulan konum tatmin edici seviyede. Lâkin az önce bahsettiğim eksikleri kapatacak transferler yapılmazsa, bu senaryonun devamı pek iç açıcı olmayacaktır.
Savunma yönünden bakarsak, Dany yeterli değil. Ujfa muhtemelen formsuz dönecektir ve başka bir alternatif de bulunmuyor. (Gökhan Zan’ı saymazsak) Ne kadar dikkate alınır bilmem fakat benim bu mevki için önerilerim: Ömer Toprak, Simon Kjaer ve Serdar Aziz.
Orta sahada ise eksikler Selçuk İnan’ın formsuzluğu ve Amrabat’ın verimsiz oyunu. Ne yazık ki iyi niyet, daima işe yaramıyor. Amrabat’ın kesilmesi gerekiyor ve Selçuk da artık vazgeçilmez olmadığını anlamalı. Bu bölgede ise transfer önerilerim: Selçuk için; Diego ve Pablo Batalla, Amrabat için; Joe Cole.
Forvette ise Umut’un zaman zaman verimsiz oyunu Şampiyonlar Ligi’nde büyük sıkıntıya sebep oluyor. Elmander için şanssızlıklarla dolu bir sezon olduğunu düşünürsek, bu bölge için önerilerim: Mauro Zarate ve Fernando Llorente (Kulübüyle ciddi problemleri var ve bonservisi uçuk bir rakam değil).
Transfer önerilerinin en güzellerini sizlerin hayallerine bırakıyor, en makul adamlarla, en güzel başarıları diliyorum.
Etiketler:
Analiz,
Galatasaray,
Spor Toto Süper Lig,
Şampiyonlar Ligi
Galatasaray 2-1 Fenerbahçe
Pazartesi, Aralık 17, 2012
Maçı izlemeyen yoktur zaten o yüzden uzun uzun maçı anlatmaya gerek duymuyorum.Sadece koreografiye değinmek istiyorum.
Kendi fikrim dün yapılan koreografi şu güne kadar yapılmış ve hatta bundan sonra yapılacak olan bir çok koreografiden güzel ve anlamlı olmuş.Hele o arkadaki geçen sezon fenerlilerin açmaya çalıştığı ama halatların kopmasından dolayı açamadıkları dünyanın en hızlı koreografisindeki kel adamı görünce gülmekten gözümden yaş geldi.Aslanın suratındaki ifade de müthişti.Emeği geçenlerin ellerine sağlık.
Etiketler:
Fenerbahçe,
Galatasaray,
Koreografi
Galatasaray YILMAZ!
Cuma, Aralık 07, 2012
Braga ne kadar kaliteli bir takım olduğunu son maçta iddaaları olmamasına rağmen sergiledikleri futbol ile bizlere gösterdi.Hatta Avrupa Ligi'ne Braga değil de Cluj nasıl gitti onu da çözebilmiş değilim.Dürüst olmak gerekirse son zamanlarda ne kadar kötü futbol oynasak da Braga'nın performansı biz kötü olduğumuz için değil onlar iyi olduğu için yüksekti.Daha önceki maçlarda bizim yaptığımızı bu sefer onlar yaptı.Önde bastılar, pozisyonlara girdiler.Golü de bulmalarına rağmen önceden bizim başımıza gelen şey bu sefer onlara oldu.Kalelerinde beklemedikleri anlarda 2 gol gördüler.
İlk yarıdaki rezil futboldan sonra herkes devre arasında bir şeylerin değişeceğini, yedek külübesinde Fatih Terim gibi bir ismin gerekeni yapacağından emindi. Biz yine yılmadık inandık. Grande de bizi yanıltmadı ve gereken konuşma sonrasında ikinci yarıda aslanlarımız bambaşka bir şekilde sahaya çıktı, turla döndük.Fatih Terim de böylece ilk kez 2 tura yükselmiş oldu.Ayrıca 2. tura yükselen ilk Türk teknik direktör olarak adını yine tarihin bir köşesine yazmayı bildi.
Cluj'un hali de içler acısı aslında.Sen git Manchester United'i yen rakibin deplasmanda 1-0 geriye düştüğü maçı 2-1'e getirsin ve üst tura çıksın.Ayrıca maç sonrasında Clujlu futbolcuların üst tura çıktıklarını sanarak sevinmeleri de gülünçtü.
2. tur için benim gönlümden geçen takım PSG ama Malaga ve Barcelona hem kendi ülkesinden hem de kendi grup ikincileri ile oynayamayacakları için ikisinden birinin çıkma ihtimali çok yüksek.Hayırlısı diyelim umarız iyi bir kura çekeriz ve gidebildiğimiz yere kadar gideriz.
Etiketler:
Braga,
Galatasaray,
Şampiyonlar Ligi
Hastasıyız Elmander
Cuma, Aralık 07, 2012
Etiketler:
Galatasaray,
GS TV,
Johan Elmander
Elazığ Pitbullu Melo
Pazar, Kasım 25, 2012
Grande maça farklı bir 11 ile çıktı ve kadroda rotasyon yaptı.Aslında neden rotasyon yapıldığını da pek anlamış değilim.Geçtiğimiz haftalara baktığımızda ligin kötü takımlarına puan kaybettiğimizi görüyoruz.Elazığspor da sakat takım diye belirttiğimiz o ekiplerden biriydi.Hafta içi oynanacak olan Türkiye Kupası maçında yapılsaydı en azından 3 puanı sıkıntıya sokmazdık.
Etiketler:
Elazığspor,
Galatasaray,
Spor Toto Süper Lig
Maç Özeti / Galatasaray 1-0 Manchester United
Çarşamba, Kasım 21, 2012
Etiketler:
Galatasaray,
Maç Özetleri,
Manchester United,
Multimedya,
Şampiyonlar Ligi,
Video
KONSANTRASYON
Salı, Kasım 20, 2012
Galatasaray, sıradan bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkmayacak yarın. Bir yüzleşme, bir yeniden doğuş, belki de bugüne kadar olan hiçbir şeyin, bir tesadüften ibaret olmadığını göstermek için sahaya çıkacak. Oynanacak maç, Manchester'la 19 yıl sonra karşılaşmaktan, Arif'in golüyle ilgili esprilerden ibaret değil. Ortada çok farklı bir durum var. Galatasaray, yarın neden orada olduğunu, neden Avrupa'da başarı kazanan tek takım olduğunu kanıtlamak için, kısacası ''neden Galatasaray'' olduğunu göstermek için oynayacak.
''Her maçın bir hikâyesi vardır...'' derler. 90 dakikaya anlam yüklemek kolay iş değildir. Bugün, tribünde Galatasaray'ı soluyan taraftarların büyük kısmı, Arif Manchester filelerini havalandırırken ya kundakta bebeydi, ya da babalarının kucağında bir bebek tevazusuyla o gole seviniyordu. İçinde bulunduğumuz jenerasyon, o yılların hikâyeleriyle büyüdü. Tıpkı benim de içinde bulunduğum kesim ise, Kopenhag'da kupa kaldırılırken muhtemelen bu hikâyelerden bi' haberdi. İşte, 19 yıl sonra bugün. Manchester'ın İstanbul'a gelişini bu kadar anlamlı kılan yegâne değer bu yaşayamamışlık duygusu. Kulüpler, parayla dönen fakat sevdayla ayakta kalan kurumlardır, renk uğruna ne yapıldıysa sevdadandır. Zaferler ise işte bu ''kutsal bağ'' ile kazanılır. Hikâyeler, en güzel sözcüklerle ağızdan ağıza dönmeye devam eder fakat, yaşamayan hiçbir zaman bilemez. Yarın benim gibi milyonlarca Galatasaray taraftarı, abilerinden yıllar boyu duyduğu hikâyeyi canlı canlı yaşayacak belki de. Yani zafere ortak olacak. Yönetim-futbolcu-taraftar diye dilden dile dolaşan o kutsal bağın bir parçası olduğunu iliklerine kadar hissedecek. Tribün şovları, bir yana, en büyük hareket sevdanın tek ses oluşu olacak yarın. Yani konu Galatasaray olacak, gerisi ise teferruat.
Olayın duygusal yönü bir tarafa, sahada kazanmanın yolu konsantrasyondan geçecek yarın. Kadrolar açıklandığında aklı başında olan bir çok insanın yaşadığı korku, Manchester belki de tam kadro gelseydi akıllarının ucundan bile geçmeyecekti. Zira rehavet, güç farkından çok daha etkili bir faktör. Evet, Manchester gruptan çıkmayı garantilemiş, as kadrosundan bir çok oyuncuyu da dinlenmeye çekmiş olabilir. Fakat, en sıradan oyuncuya dahi Manchester forması giydirirseniz, sahadaki duruşu bile değişecektir. Kaldı ki, yedek olarak bahsettiğimiz oyuncular; Valencia, Young, Chicharito, Wellbeck ve Anderson'un toplam değeri 108.5 milyon € ediyor. Elbette rakamlar, düdük çalar çalmaz bir yana bırakılacak, kazanmayı hak eden kazanacak fakat bu saydığımız futbolcuların her biri Türkiye'ye adım atsa, havaalanında karşılayacak olan bizler, yedek sıfatını yapıştırıp geçemeyiz bu adamları. Kaldı ki, bu yedekler Chelsea'ya karşı Lig Kupası'nda son anda 5-4 mağlup olmuş, nasıl kazanıldığını bilen, Sir Alex Ferguson'ın forma şansı verdiği adamlar. Galatasaray, Manchester'ı mağlup etmesini istiyorsa, önce soyunma odasına konsantrasyon, rehaveti mağlup etmelidir.
Son olarak. Galatasaraylı abilerime, kardeşlerime, 7'sinden 77'sine herkese söylemek istediğim bir kaç şey var yarına (bugüne) dair. Yarın, tribünü dolduracak on binlerce insanın sıradan bir 90 dakika için değil, yazılacak bir tarihe ortak olması için orada olduğunu bilmesi gerekiyor. Futbol bu ya, takım mağlup olabilir, en kötü senaryo ortaya çıkabilir. Üzerinizde sarı-kırmızı olduğu sürece, Hasnunlar'ın, Metinler'in, Alpaslanlar'ın mirasını temsilen orada olduğunuzun farkında olun. Maç sahada oynanır, son söz tribünde söylenir.Sizin de, sahaya çıkacak tüm aslanların da son sözü Galatasaray olsun. Allah yardımcınız olsun.
''Her maçın bir hikâyesi vardır...'' derler. 90 dakikaya anlam yüklemek kolay iş değildir. Bugün, tribünde Galatasaray'ı soluyan taraftarların büyük kısmı, Arif Manchester filelerini havalandırırken ya kundakta bebeydi, ya da babalarının kucağında bir bebek tevazusuyla o gole seviniyordu. İçinde bulunduğumuz jenerasyon, o yılların hikâyeleriyle büyüdü. Tıpkı benim de içinde bulunduğum kesim ise, Kopenhag'da kupa kaldırılırken muhtemelen bu hikâyelerden bi' haberdi. İşte, 19 yıl sonra bugün. Manchester'ın İstanbul'a gelişini bu kadar anlamlı kılan yegâne değer bu yaşayamamışlık duygusu. Kulüpler, parayla dönen fakat sevdayla ayakta kalan kurumlardır, renk uğruna ne yapıldıysa sevdadandır. Zaferler ise işte bu ''kutsal bağ'' ile kazanılır. Hikâyeler, en güzel sözcüklerle ağızdan ağıza dönmeye devam eder fakat, yaşamayan hiçbir zaman bilemez. Yarın benim gibi milyonlarca Galatasaray taraftarı, abilerinden yıllar boyu duyduğu hikâyeyi canlı canlı yaşayacak belki de. Yani zafere ortak olacak. Yönetim-futbolcu-taraftar diye dilden dile dolaşan o kutsal bağın bir parçası olduğunu iliklerine kadar hissedecek. Tribün şovları, bir yana, en büyük hareket sevdanın tek ses oluşu olacak yarın. Yani konu Galatasaray olacak, gerisi ise teferruat.
Olayın duygusal yönü bir tarafa, sahada kazanmanın yolu konsantrasyondan geçecek yarın. Kadrolar açıklandığında aklı başında olan bir çok insanın yaşadığı korku, Manchester belki de tam kadro gelseydi akıllarının ucundan bile geçmeyecekti. Zira rehavet, güç farkından çok daha etkili bir faktör. Evet, Manchester gruptan çıkmayı garantilemiş, as kadrosundan bir çok oyuncuyu da dinlenmeye çekmiş olabilir. Fakat, en sıradan oyuncuya dahi Manchester forması giydirirseniz, sahadaki duruşu bile değişecektir. Kaldı ki, yedek olarak bahsettiğimiz oyuncular; Valencia, Young, Chicharito, Wellbeck ve Anderson'un toplam değeri 108.5 milyon € ediyor. Elbette rakamlar, düdük çalar çalmaz bir yana bırakılacak, kazanmayı hak eden kazanacak fakat bu saydığımız futbolcuların her biri Türkiye'ye adım atsa, havaalanında karşılayacak olan bizler, yedek sıfatını yapıştırıp geçemeyiz bu adamları. Kaldı ki, bu yedekler Chelsea'ya karşı Lig Kupası'nda son anda 5-4 mağlup olmuş, nasıl kazanıldığını bilen, Sir Alex Ferguson'ın forma şansı verdiği adamlar. Galatasaray, Manchester'ı mağlup etmesini istiyorsa, önce soyunma odasına konsantrasyon, rehaveti mağlup etmelidir.
Son olarak. Galatasaraylı abilerime, kardeşlerime, 7'sinden 77'sine herkese söylemek istediğim bir kaç şey var yarına (bugüne) dair. Yarın, tribünü dolduracak on binlerce insanın sıradan bir 90 dakika için değil, yazılacak bir tarihe ortak olması için orada olduğunu bilmesi gerekiyor. Futbol bu ya, takım mağlup olabilir, en kötü senaryo ortaya çıkabilir. Üzerinizde sarı-kırmızı olduğu sürece, Hasnunlar'ın, Metinler'in, Alpaslanlar'ın mirasını temsilen orada olduğunuzun farkında olun. Maç sahada oynanır, son söz tribünde söylenir.Sizin de, sahaya çıkacak tüm aslanların da son sözü Galatasaray olsun. Allah yardımcınız olsun.
Etiketler:
Galatasaray,
Manchester United
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























