Schalke 04 - Galatasaray Son Dakikalar


Schalke 04 - Galatasaray maçının son dakikalar ve yedek kulübesi...

0 yorum

Didier Drogba Galatasaray'da!


Halbuki daha Wesley Sneijder'in etkisi geçmemişti.Geçen sene uğrunda nöbetler tuttuğumuz "mavifil" Didier Drogba Galatasaray'da!


0 yorum

Derbinin Ardından: Galatasaray 2-1 Beşiktaş


Galatasaray'ı geçen sezon şampiyonluk düzlüğüne çıkaran maç, TT Arena'daki Beşiktaş maçıydı. Bu akşam Galatasaray ve Beşiktaş bir kez daha Arena'da son düzlüğe çıkmak için karşılaştı.

Beşiktaş'ın -tekrar tekrar altını çiziyorum- saygı duyulması gereken FEDA politikası, sahadaki oyununa kesinlikle olumsuz bir şekilde etki ediyor. Gerçekten de sahadaki her adım gencecik futbolcuların iyi niyetini, arzulu oyununu yansıtıyor fakat olaya bu kadar romantik bakmak, Beşiktaş'ı sağlıksız bir futbola itiyor. Bu gece yine aynı senaryo sahadaydı. Galatasaray, Burak yerine Umut ile başlayarak aslında niyetini belli etti. İlk 15 dakikalara daima baskılı şekilde başlayan Beşiktaş'ın bu oyununu ileride presle kesmek ve defanstan çıkarılacak sağlıklı toplarla oyun başlatmasını engellemek, bu değişikliğin esasıydı. Değişikliğin meyvesini vermesi de uzun sürmedi. Galatasaray'da Sabri -ki ona ayrıca değinmek gerek, harikaydı- presle kazandığı topu ileriye aktardı ve Umut'un arka direkte bomboş kalan Emre'yle buluşturduğu top, maçın kaderini belirleyen an "o an" oldu. Dediğim gibi, böylesine duygusal bir bakış açısıyla oynanan futbolun ilk dakikalarda yenilen bir golle moral-motivasyondan düşmüş Beşiktaş'ı oyundan koparacağı aşikârdı, üstelik bu gol hücumda üretme sıkıntısı çeken Galatasaray'a da en büyük yardımcı oldu.

Beşiktaş, oyuna döndükten sonra tabir-i caizse iş işten geçmişti. Galatasaray, seyirci desteğini de arkasına alarak Umut & Elmander önderliğinde harika bir hücum pres oyunu gerçekleştirdi. Savunmada Semih ve Dany'nin hatasız performansı zaten "ender gelişen" Beşiktaş ataklarını rahatlıkla savuşturdu. Oynanan futbol kesinlikle iyi sayılmazdı fakat "yüreksiz" oynadığı için eleştirilen Galatasaray, fazladan çabalayarak kontrolü elinde tutmayı sürdürdü.- Tekrar altını çiziyorum, FEDA politikası Beşiktaş'ı ekonomik yönden düzlüğe çıkarabilir fakat oyun içinde "göze hoş", mantığa aykırı gelen bir çok şey yapmalarına da sebebiyet vermeye devam edecektir. Beşiktaşlılar asla bunu bir eleştiri olarak algılamasın, iğnelediğim lütfen düşünülmesin ama bence oyuna biraz daha realist bakmalarının vakti geldi de geçiyor. - Bu gece zaten Galatasaray'ın en büyük rakibi Beşiktaş değil, Hamit'in baltaladığı sağ kanat organizasyonlarıydı ki rahatlıkla 3-4 gol bulunabilecek bir maç, yavaşlatılan ataklar ve aktarılamayan paslar tarafından toz oldu gitti. Eğer ki Hamit hâlâ hazır değilim diyorsa, kulübede inzivaya çekilmesi hepimiz için hayırlısı olacaktır.

2. yarının başında Beşiktaş'ın Sivok ile bulduğu gol hiç şüphesiz ki oyunun gidişatına bakarsak gol bulma adına tek şanslarıydı, çok iyi bir zamanlamada, çok iyi kullandılar. Lâkin, golün ardından beraberlik presi adına herhangi bir hamleyi beraberinde getiremedi Beşiktaş. Oyun, ilk yarıdaki rölantiyle devam etti. Fatih Hoca belki de, hücumdaki o "yaratamayışı" düşünerek oyuna aldığı Sneijder'dan bir anda gerilen sinirlerle zerre verim elde edemedi. Yaşanılan olaylara değinecek olursam, Melo'nun tükürdüğüne dair emin olduğumu söyleyemem fakat her koşulda sinirlerin bu şekilde gerilmesine ve yansıtılmasına karşıyım. Oğuzhan ve Necip o gerginliği iyi kullandı, Melo da hâliyle atıldı. Engin'in oyunda kalması o anda bir mucize gibiydi, öyle de oldu. Bir anda forvetsiz kalan Galatasaray, Beşiktaş'ın belki de tek umudu oldu ama formsuz Fernandes ve Almeida'nın yokluğu, bu avantajın da kullanılamaz hâle gelmesine sebep oldu. Özetle Galatasaray, ligin genelinde olduğu gibi kötüydü, ama karşısında ondan da kötü bir rakip vardı.

Galibiyet yanıltmasın, Galatasaray'da düzeltilmesi gereken çok şey var. Sneijder, pas dağıtımını rahatlatacağı konusunda olumlu sinyaller verdi, bunun yanında Semih ve Dany "hatasız" oynadı ve Schalke maçı için kesinlikle umut vaad etti.Yine de, bu geceki oyunun vites arttırılarak geliştirilmesi ve devamlılığı sağlanması Galatasaray'ın kaderi açısından çok önemli olacaktır. Zira bu gece "6 puanlık" bir galibiyet alındı ve Galatasaray böylesine bir avantajı bir kez daha kazanamayabilir. Umut&Elmander üzerinde durulmalı, Sneijder ile gol ortalamasının ne denli artacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kaderinizi siz yazmazsınız fakat o size yol ayrımlarında seçenekler sunar. Galatasaray, "tek ihtimali" olan seçeneğin peşinde gitti. Her zaman olduğu gibi...

0 yorum

Bu Sefer Biz de Bittik: Wesley Sneijder

Tek ihtimali olanlara sevgilerle...
Tıpkı türünün yegâne örneği çiçeklerin yetiştiği diyarlar gibi, futbolun  da verimli olduğu topraklar vardır. Paranın değil, tutkunun sözünün geçtiği topraklar… Bu toprakların her santimetrekaresinde sizi şaşkına çevirecek bir çocukla karşılaşabilirsiniz. Bir çift küçük ayak, size bildiklerinizi unutturmaya yetebilir. İşte Hollanda, tam da böyle bir yerdir. Burada futbola başlamış her genç çocuk için yegâne hedef futbol oynamaktır. İsmini bile bilmediğiniz bir kulübün, “ismini” telaffuz etmekte zorlandığınız tıfılı, sadece birkaç yıl sonra dünyanın en büyük kulüplerinden birinde oynar ve siz -yine adını telaffuz edemeyerek…-  “Ben bu çocuğu daha önce izlemiştim…” ile yetinmek zorunda kalırsınız. Zira Hollanda her yıl, ihraç ettiği milyonlarca demet “gülün” yanına, böylesi bir çocuğu da ekler… İşte o; hafifçe esmer kavruk, bazen de süt beyazı, uzun lüle saçlı, bazen de dazlak, fakat daima “ayağıyla sanat yapan” genç adamlardan biri de, yaklaşık bir saat önce Galatasaray’a imza atmış olan Wesley Sneijder… (Sizleri zorlamayayım, Sınaydır diye telaffuz ediliyormuş…)

Eğer nüfus cüzdanınızda Hollanda yazıyorsa, elinizde futbol oynamak için onlarca seçenek vardır. Lâkin bir gül bile her toprakta aynı güzellikte yetişmiyorken, bir futbolcunun her takımda aynı başarıyı gösterebilme ihtimali oldukça azdır. Ajax ve PSV bu konudaki başarısı, yadsınamaz bir gerçek. Sneijder’ın babası ve ağabeyinin gençlik yılları futbol oynayarak geçmişti, “akacak kan damarda durmaz” misali, onun da yolu önceden çizilmiş gibiydi. Fakat o, bu konuda şanslı olanlardan biri oldu. Bir seçme sırasında Ajax alt yapısına kabul edilen Sneijder, burada Hollanda futbolunun gördüğü en büyük yeteneklerin öğrencisi, göreceği en büyük yeteneklerin de takım arkadaşı oldu. Ronald Koeman’ın öğrencisi, van der Vaart gibi bir çok potansiyel yeteneğin de takım arkadaşı olan Sneijder, Ajax alt yapısının “altın çağlarından” birinin parçası olacaktı. Yıllar öncesinden Michels’in yazdığı, Cruyff’ün de öğrettiği “total futbol” mantığını sahaya vuran Ajax, Sneijder için mükemmel bir ortam yaratmıştı. Zaten, Hollanda’da bu tür futbolcuların sık sık şans bulması garipsenmiyordu. Ofansif orta sahanın ortasında, bazen de kanatlarında mücadele eden Sneijder, burada çıktığı 126 maçta 43 gole imza atmıştı. Lâkin Amsterdam’dan demir alma vakti gelmişti. Tıpkı burada yetişmiş diğerleri gibi onun da gidişi oldukça sansasyonel oldu. Sneijder, 2007 yazında tam 27 milyon Euro’ya Real Madrid’e imza atarken, bu imza onu Hollanda tarihinin o zamana dek en pahalı 2. futbolcusu konumuna getirecekti.

Real Madrid, 2. “galaktik” projesinin ilk adımlarını atmak niyetindeydi. Total futbol kavramı, Madrid seyircisinin sahada görmek istediğiyle uyuşuyordu, lâkin bu futbol anlayışı, sadece bunu en iyi yapan adamlarla oynanabilirdi. O sezon Sneijder, Robben ve Drenthe ile birlikte Madrid’e imza atan 3 Hollandalıdan biri oldu. Zaten Ruud van Nistelrooy onlardan bir sezon önce Madrid forması giymişti, gelecek sezon da aralarına van der Vaart da katılacaktı. Fakat bu proje, hiçbir zaman gerçekleştirmesi gereken etkiyi gerçekleştiremedi. Hollanda futbolunun temelinde yatan özgürlük, dönemin teknik direktörü Schuster tarafından büyük baskıya alınmıştı. Üstelik buna yıllar boyunca şımartılmış ve kazanmaktan başka bir şey bilmeyen Madrid şehri de eklenince, baskının boyutu yadsınamayacak seviyeye çoktan gelmişti. Bu dönem, adeta bir “verem” dönemi gibiydi. Madrid’in 2. Galaktik Projesi de hüsrana uğruyordu. Barcelona, La Masia’nın meyvelerinden bir bir faydalanırken Madrid, Sneijder’in forma giydiği dönemde sırasıyla Schuster, Ramos, ve Pellegrini ile çalıştı. Gelen teknik direktörlerin hepsi, omuzlarındaki büyük baskının etkisinde, bir şey veremeden gidiyordu. Üstelik Sneijder’ın da mutlu olduğu söylenemezdi. Yaşadığı sakatlık sorununun ardından iyileştiği öne sürülerek maça çıkarılan Sneijder’ın sakatlığı çok daha sert bir şekilde nüksetti. Burası asrın kulübüydü, evet. Ama bu kaçıklarla birlikte burada kalmak tam bir ölüm fermanı gibiydi. Sneijder, ona yapılanların intikamını alırcasına Madrid’de sözleşmesinden kalan bir kuruş bile bırakmadan Mourinho’nun Inter’ine transfer oldu.

Inter’in yeni teknik direktörü Mourinho, ona tam 15 milyon Euro değer biçmişti, İtalyan basını da şimdi onu biçiyordu. Bu tam bir delilikti, kronik sakatlığı bulunan bir futbolcuya böylesine bir meblağ biçmek mantıksızdı doğrusu. Fakat, Mourinho’nun yaptıklarını “mantık” çerçevesinde değerlendirmek, en büyük “mantıksızlık” oluyordu zaten! Mourinho’nun şampiyon kimliğine sokacağı Inter’in kalbinde Sneijder yatıyordu. Üstelik Ajax’ta öğretilenleri yapması yeterli olacaktı. “10” numara mevkisinin yaşayan en iyi temsilcilerinden birine işte burada dönüşecekti. İtalyan futbolu Calciopoli’nin gölgesinde oldukça kan kaybetmişti. Buna tribün şiddeti, Avrupa’daki başarısızlıkta eklenince tablo tam bir fiyasko hâlini alıyordu. Fakat Mourinho buraya imza atmadan önce Chelsea’nin de makus kaderini değiştirmişti. Üstelik burada, ona eşlik eden Sneijder’a da sahipti. Şikenin vurduğu rakiplerinin güç kaybı da ortadaydı. Sneijder, Inter’in “kapalı hücum” yapan futboluna çabuk adapte olmuştu. Mourinho’nun uyguladığı savunma sistemi, uzaktan tam bir kapalı kutu gibi görünüyordu, hücumda ise Sneijder ve ortakları yeşil sahaların gördüğü en sert savunmasıyla oynayan İtalyan takımlarının arasından rahatlıkla sıyrılıyordu. Buradaki ilk sezonunda Serie A şampiyonluğunu tadan Sneijder, hayatının en değerli sezonunun arifesindeydi. İtalyan basını uzun zaman sonra ilk defa futbolu konuşabiliyordu. Öyle ki, bir futbolcuyu şımartacak seviyeye dahi gelmişlerdi. “Sniper” lakabı takılan Sneijder, lakabının hakkını vermeye devam ediyordu. Eto’o ve Milito’ya attığı pasların yanında “bizim çocuk” Muslera’ya attığı serbest vuruş golü de zira hâlâ akıllarda…

Inter ve o, diriliş sezonundaydı artık. Serie A, İtalya Kupası ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu, bir de üzerine Dünya Kupası finali Sneijder’ın hak ettiği zirveye sonunda ulaşmasını sağlamıştı. Tüm dünya onu konuşurken o Altın Top’u Messi’ye kaptırsa da, Ajax alt yapısı bir kez daha haklı çıkıyordu: Futbol oynama şansı verilen her çocuk, harikalar yaratabilirdi. Sneijder, FIFA tarafından olmasa da, tüm dünya tarafından hak ettiği saygıya kavuşmuştu. Lâkin mutlu senaryonun sonuna gelinmişti. Mourinho, daha büyük zaferler uğruna Madrid’in yolunu tutarken Sneijder, onunla birlikte gelmeyi reddediyordu. Lâkin burada onsuz geçireceği 2 sezonun ona katacağı hiçbir şey olmayacaktı. Madrid yıllarını andırır gibiydi. Ayrılma vakti gelip çatmıştı artık. Üstelik Sneijder’in olası rotalarından birisi de tanıdıktı, buradaydı. Galatasaray’dı!

Sneijder’ın müzmin sakat profiline bir de boş geçen 2.5 sezonu eklenmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, cezp edici durmuyordu. Lâkin, “futbol Tanrılarının” ona bahşettiği yeteneği hiçe saymak, büyük cahillik olacaktı. (Sergen Yalçın’a selamlar) Moratti’nin olumsuz açıklamalarına, Galatasaray’ın ilk resmi girişimi eklendi, 12 günlük “inziva” döneminin başlangıcı 2 Ocak 2013’e tekabül ediyordu. İhtimali bile bir gönlü yardan, işten-güçten, okuldan almaya yeterdi. Defter arkası kadrolarda Burak’ın arkasında Sneijder’ın olma ihtimali, tarifi eşsiz bir rüya gibiydi. Hagi’den bu yana bu kadar heyecanlandıran başka bir ihtimal bile gelip geçmemişti akıllardan. Fakat, en güzel senaryolara çomak sokan, “Sneijder gelmez, kandırmayın Galatasaraylıları” temalı bir çok haber, bir çok bahis sitesi ve “duyumcu” konuşup duruyordu. Bahis siteleri  1’e 13 veredursun, “bazıları için tek ihtimal vardı”… Üstelik onlar yazadursun Galatasaraylılar Sneijder’ın eşinden, kardeşine hatta annesine kadar yedi ceddiyle anlaşmaya varmıştı da, Sneijder da tık yoktu…Yahu münafık mıydı bu Sneijder? 2 Cuma geçmişti ilk haberin ardından, 3. cuma da mı gelmiyordu?  (Kabasakal’a selamlar olsun) Yahu böyle yapılır mıydı bekleyen adama? Yapılmazdı elbet… 20 Ocak akşamına doğru Gazetta dello Sport’un attığı manşet nefes kesiciydi. Geliyor muydu yoksa? KAP açılsın, GS TV açılsın, resmi site yenilensinler başlamıştı. Bir tek o eksikti… Pazarı pazartesiye bağlayan gece, gönlü hayata bağladı Sneijder.  

Allah bu ellere, bir daha “yeni Hagi “ yazısı yazdırmasın!

0 yorum

Wesley Sneijder !


Çilek dedik pasta dedik, kafayı yedik.Sonunda portakalın hasını aldık.Yazıyı yazmakta o kadar zorlanıyorum ki hala kendimde değilim, hala inanamıyorum.Zor oldu güç oldu ama sonunda oldu!

İnsan nereden başlasa nasıl anlatsa bilemiyor.Oyunlarda bile zar zor alınabilecek hatta orada bile alamadığımız, Sneijder'i parçalı forma altında Ali Sami Yen'de canlı canlı izlemek...Bunun bir tarifi olamaz zaten.O yüzden heyecan kısmını hiç yazmayıp transferi yorumlamaya geçiyorum.Öncelikle kim ne derse desin formsuz olsun oynamamış olsun ne olursa olsun Sneijder dünyanın en iyi orta sahalarından biridir.Kondisyonu eksik olabilir ama Sneijder'in oynamadığı sürede yeteneğinden bir şey kaybetmediği de kesin.Aksine verdiği bu ara bize yararlı bile olabilir.Özlediği futbola geri dönüş yaparak bizlere istediğimiz bir performans sergileyebilir.Tabi bu iyi tarafından baktığımızda görebileceğimiz senaryo.Kötü senaryoyu ele alırsak Sneijder o aradan dolayı kendini toparlamakta zorlanır, maç eksiğinden ötürü 3-4 maç belki de daha fazla kendini gösteremeyebilir.

Dürüst olmak gerekirse başka bir oyuncu olsa ikinci senaryonun gerçekleşeceğini söylerdim. Geçtiğimiz transferlerde bunun çok örneğini gördük.Hatta en yakını Melo oldu.Ama cidden Sneijder'in ne yapacağını kestiremiyorum.Kötü olabilceğini pek düşünmüyorum.Bunu zaman gösterecek. Benim tek korkum daha transfer döneminde bile geç geldi diye adama durmadan sallayan bu taraftarın, Sneijder gibi bir yıldıza herhangi bir kötü performansında sahip çıkmayacak olması.Umarım böyle bir şey olmaz.Sneijder'in 28 yaşında olduğunu unutmamak gerek.Bir futbolcunun en verimli yaşları diyebileceğimiz yaşta.Hepsini geçtim tartışığımız adam Sneijder bunları yazmak bile saçma bana göre.Adam daha sahaya çıkmadan birilerinin müsait taraflarına biblo soktu.Kim bilir sahaya çıkınca neler yapar.

Bunun yanında tabi ki kötü giden Galatasaray'ı bir tek Sneijder kurtaramaz.İlla takviyeler lazım ama en azından Sneijder ilerdeki sıkıntıyı çözebilecek bir yetenek.Yeter ki bazı şeylerin farkında olalım.En azından oralarda 2-3 sezon önce Mustafa Sarp, Barış Özbek gibi isimlerin oynadığını unutmayalım.Ayrıca Sneijder transferi sadece transfer olmakla kalmaz Galatasaray markasını da yukarılara taşır.Böyle bir oyuncuyu canlı canlı izlememizi sağlayan, emeği geçen herkese teşekkür etmeliyiz.

0 yorum

Oz Büyücüsü: Harry Kewell


Türkiye’de taraftar gariptir. Messi’yi getirseniz, “Bu tıfılla mı şampiyon olacağız?” derler. Ronaldo’yu getirseniz, “Jöle parasını başka takımda kazansın.”der, burun kıvırırlar (kıvırırız).Çünkü, başarıya böylesine endeksli bir taraftar grubu için sahadaki futbolcu, onun en büyük sevdasıyla arasındaki en güçlü bağdır. Taraftarın takımı şampiyon olamıyorsa, sebebi futbolcudur. Şampiyon olduysa, zaten sadece işini yapmıştır. Fakat, O’nun hikâyesi biraz farklıydı. O Türkiye’ye geldiğinde, Galatasaray tarihinin en kötü döneminin arefesindeydi. Yeni transfer olan bir futbolcu için en kötü senaryo, hâl-i hazırda zaten başlamıştı bile. O,Galatasaray'ın en kötü döneminde, makus gidişatı değiştirememişti. Fakat onun ayrılığı, Hagi’den sonra ilk kez bir futbolcuya duyulan hisleri böylesine romantikleştirmişti. O,“kazandırmayan adamı” da sevileceğini öğretmişti. O’nun kim olduğuna gelince… Bu sorunun cevabını da yine en iyi o veriyordu: “My name is Kewell, Kewell from Galatasaray.”

Avustralya halkı için spor, kendilerini kanıtlamak adına en büyük şanslarıydı. Jeopolitik açıdan kelimenin tam anlamıyla bir “yalnız kıtaydılar”. Fakat buna rağmen açık hava sporlarında daima başarılı oldular. Bu ortam, genç Kewell’ın spora olan ilgi ve yeteneğinin ortaya çıkmasındaki en büyük etkendi. Kriket ve “footy” (futboldan bağımsız, kendine has bir oyundur) yegâne popüler sporlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse Avustralya futbolda hiçbir zaman iyi bir görüntü çizemedi. Nitekim, okullar arası turnuvalarda ve mahalli takımlarda kendisini gösteren Kewell bir şekilde kendisini İngiltere’ye atmalıydı. Bir Avustralyalı futbolcu için sıradaki adım daima Sydney – Londra biletinden geçiyordu. Kewell’ın formasını giydiği Marconi yerel bir kulüptü, fakat başarıları ulusaldı. Bu bağlamda Kewell, takımı ile birlikte Tayland’a, İtalya’ya ve İngiltere’ye gitme şansına erişti. Bu onun Avrupa’ya attığı ilk adımdı. İngiltere’deki turnuvanın ardından, İngiliz futbolunda dönemin hatırı sayılır kulübü Leeds United onunla temasa geçti. Teklifin ulaştığı futbolcular arasında Kewell ve ileride birlikte Avustralya Milli Takım forması giyecek olduğu Brett Emerton da vardı. Lâkin Kewell’ın babası İngiliz vatandaşlığına sahipti. İngiltere’deki katı “kalıcı göç” kurallarındaki açıklardan biri de buydu. Bu sayede Kewell, 1995’te Leeds United alt yapısına geçti.

Kewell’ın sahip olduğu yetenekler yadsınamayacak kadar aşikârdı. Futbol tanrıları onun sol ayağına bildikleri her şeyi yüklemiş gibiydi sanki, bunun yanında durdurulamayacak kadar da süratliydi. İngiliz savunmalarını delmenin yolu da bundan geçiyordu. Rotherdam karşısında yaptığı hat-trick, aynı sezonda kazandıkları gençler seviyesinde FA Cup, onun A takıma bileti niteliğindeydi. Leeds, sol kanatta Kewell ve en ileride onun memleketlisi Mark Viduka ile Avustralya yapımı kurşun atan bir İngiliz SA-80(Birleşik Krallık yapımı piyade tüfeğidir) gibiydiler.  Velhasıl, Kewell için tarihi buluşmanın vakti gelmişti. 1999-00’ sezonunda, UEFA Kupası şampiyonluğuna ulaşacak  Galatasaray’ın yarı-finaldeki rakibi, Leeds United’tı. Kewell, 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan atılmıştı. Bu onun kariyerindeki ilk kırmızı karttı. O gece çıkacak bir çok olayın yanında, Kewell ismi işte bu gece ilk kez Galatasaraylıların zihnine kazınacaktı. Yıllar sonra onca teklif arasından ona Galatasaray’ı seçtirecek olan gece, işte bu geceydi.

Aynı sezonda “Yılın Genç Oyuncusu” seçilen, “Yılın Takımı’na” girmeyi başaran,   Kewell, bir çok Avrupa kulübünün merceğine girmişti. İtalyan devi Inter, Kewell için 25 milyon Sterlin’i gözden çıkarırken, Leeds bu rakamı elinin tersiyle itiyordu. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı-final oynayan Leeds için bu devir sona erecekti. Birçok gereksiz harcamanın ardından patlak veren mali kriz, onları bir borç batağına sürüklemişti. Rüya son bulmuştu. Leeds küme düşerken, sakatlık riskine rağmen Liverpool, Harry Kewell’ı bedelsiz olarak kadrosuna katıyordu. Ne var ki geçirdiği bu ilk ciddi sakatlık, onun peşinde yıllar boyunca dolanan bir kara buluttan başka bir şey olmayacaktı.

Milan, Chelsea, Manchester United gibi kulüplerden teklif almasına karşın Kewell, yıllardır şampiyon olamayan Liverpool’u seçerek tüm otoriteleri kontrpiyede bırakmıştı. Diğer tüm kulüpler Liverpool’dan iyi teklif veriyordu, daha iyi duruma sahiplerdi. Yetenekleri bir yana, kronik bir sakat olabilirdi. Fakat kelimenin tam anlamıyla bir beyefendiydi. Romantikliğiyle ünlü Liverpool taraftarının onu bağrına basması zaten bazı şeyleri özetler nitelikteydi. Üstelik onu sevmek için çok daha güzel bir sebepleri olacaktı. Liverpool formasıyla ilk golünü Merseyside derbisinde Everton’a karşı atan Kewell, tam bir Liverpoollu sayılabilirdi. Owen, Heskey, Gerrard, Smicer, Hamannlı Liverpool’un bir parçası olmak, tarif edilemez bir tecrübeydi. Kader de bir yandan ağlarını örmeye devam ediyordu. Galatasaray’ın ardından, Kewell’ı “Galatasaray’dan Kewell” yapacak olan 2. buluşmanın vakti gelmişti. Bir Liverpoollu için tarihin en güzel zamanıydı. Türkiye’deki binlerce insanı bir anda Liverpool taraftarı yapacak o gece gelip çatmıştı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali…

Milan karşısında 3-0 mağlup duruma düşen Liverpool, devre arasının ardından durumu 3-3’e getirip, penaltılarla kupaya uzanırken Harry Kewell, bu başarıyı yakalayan ilk Avustralyalı futbolcu olma şansına da erişiyordu. Üstelik böylesine önemli bir maçta, sakatlık yaşayan Hamann yerine defansif orta saha oynamıştı. Sorun değildi. Çünkü hayata dair hiçbir seçimini para için yapmamış bir adam için, sahadaki mevkisinin bir ehemmiyeti yoktu. Zamanı geldiğinde Kewell, Galatasaray’da stoper oynayacaktı. Fakat bunca yeteneğine rağmen, sakatlığa çalım atması imkansızdı. Ne kadar çabalarsa çabalasın, 90 dakikayı üst üste 2 hafta çıkaramayacak duruma geldiği oluyordu. Belindeki sakatlık onun süratine de dem vurmuştu. Fakat buna rağmen kimse çıkıp onun gitme ihtimalini konuşmuyordu. Yazının başında da bahsetmeye çalıştığım gibi. Bazı futbolcuları özel kılan bir çok sebep vardı. Kewell, bir futbolcudan çok bir emekçi gibiydi. Ne pes ediyordu, ne de naz yapıyordu. Fakat buna rağmen artık sıradan bir maçta bile kadroya girebilecek kapasitede değildi. Tam formunu yakalayacakken, yeniden sakatlanıyordu. Liverpool’da 3 sezonu bu tür şeylerle boğuşarak geçmişti. Anfield kolay kolay böylesine bir futbolcunun vedasını kabullenmezdi lâkin, “demir alma günü gelmişti”.

Ne forma şansı, ne de yeni bir sözleşme imkanı bulabilen Kewell için zaman da akıp gidiyordu artık. O, sıradaki imzasını Galatasaray’a atarken, Leeds United taraftarları onu bir kalemde silecek kadar vefasızdı. Fakat o, Leeds United’ta giydiği ilk numara “19” olduğu için,Galatasaray’da bu formayı terletmeyi seçecek kadar büyük bir adamdı. Haldun Üstünel’in kişisel transfer başarılarından biri de Kewell olacaktı. İlk maçına Kayserispor karşısında çıkan Kewell, 66. dakikada oyuna girip, 20 saniye sonra da dokunduğu topla parçalı formayla ilk golünü atıyordu. Türkiye’ye yeni gelmiş bir oyuncu için daha iyi bir senaryo olamazdı. Bu gol aynı zamanda, onun Galatasaray’da kazandığı tek kupa olan Süper Kupa’nın da habercisi olacaktı. Türk basını tetikteydi. Mantık şuydu: “Bu adam çok sakatlanıyor, sakatlanırsa bize ekmek çıkar…” şans bu ya, gerçekten de istedikleri olmuştu. Kewell hafif bir sakatlık geçirmiş, basın çılgınca eleştirmeye başlamıştı. Fakat Kewell çıkıp tek kelime konuşmayacak veya oyuna küsmeyecek kadar beyefendiydi. Futbolcu dediğin, sahada cevap verirdi. Kaçırdığı maçların ardından Bordeaux maçıyla sahaya dönen Kewell, 35 metredenöylesine bir gol atmıştı ki, 90 köşesinin tozunu almıştı adeta. Benim de içinde bulunduğum bir çok Galatasaraylı için o gece maçı anlatan D Smart spikerinin “Keweeeaaaallllll” naraları, hâlâ kafamın bir köşesinde yankılanır durur. Son 16’da Hamburg karşılaşmasında takım onlarca sakatla boğuşurken, Bülent Korkmaz’ın isteğiyle Kewell, böylesine bir maçta stoper oynayacaktı. Böylesine bir hırs, sadece şu cümleyi akla getirebilirdi: “Basın yalan yazıyordu…”

Ertesi sezon Frank Rijkaard ile Galatasaray sezona harika başlamıştı. Kewell’ın yanında Keita, Elano, Baros, Nonda, Arda ilk 5 hafta sonunda, gol rekoru hayalleri kurdurtan bir takım görüntüsü vermişti. Lâkin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Galatasaray tarihinin en kötü dönemine böylesine hayallerin ardından girecekti. 28 maçta 14 gole ulaşan Kewell, kariyerinin en başarılı sezonlarından birini geçirse de, aynısını Galatasaray için söylemek güçtü. Ligin 3. bitirilmiş, Rijkaard da görevde kalmıştı. Yapılanma sürecinde olan bir takım için, zor da olsa kabullenilebilir bir durumdu. Lâkin, ertesi sezon bir Galatasaraylı için tam bir hayal kırıklığıydı. Takım tam 3 teknik direktör değiştirmiş, lig de 8.  tamamlanmıştı. Bu, en kötü Galatasaray performanslarından biriydi. Fakat buna rağmen, Galatasaray taraftarı alışılmamış şekilde hareket ediyordu. Türkiye gibi bir yerde böylesine rastlamak çok güçtü. Hagi bir idoldü, bir dönüm noktasıydı, bir nirvanaydı Galatasaray için. Taraftar ondan sonra ilk kez bir futbolcuyu böylesine sahiplenmiş, bağrına basmıştı. “Tüm takım dağıtılsın, Kewell” kalsın görüşü hakimdi bir çoklarında. Sevginin de karşılıklı olanı güzeldi. Kewell da aynı sevgiyi taraftara duyuyordu. Bir basın toplantısında “Benim adım Kewell, Galatasaray’dan Kewell…” diyecek, ona yönetimin yaptığı tüm vefasızlıklara rağmen o da taraftarı bağrına basacaktı. “I love you Hagi’den” sonra ilk kez bir futbolcu için tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu. Kewell gol atınca Boney M.’in efsanevi şarkısı “Daddy Cool” hatırlanıyor, “Oz Büyücüsü’ne” selam duruluyordu.

Kewell, gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Bazen sevgi bunu gerektirirdi, istemeseniz de gitmenizi isterdi sizden. İşte böyle bir şeydi onun vedası. Onu Avustralya’ya uğurlamak olacak şey değildi. Taş yerinde ağırdı belki de. O gittiği her yerde sevilmiş, gördüğü hiçbir yönetim ona sahip çıkmamıştı. Yine böyle oluyordu. Fakat, bazı şeyleri zaten yönetimler anlayamazdı. Taraftar ve futbolcu arasındaki kutsal ruhtu bu. Kewell, Galatasaray’a kupalar kazandırmamıştı. Gol kralı olmamıştı. Sadece 3 sene burada kalmıştı fakat giderken uzun yıllar unutulmayacak bir şeyi de öğretmişti: Kazandırmayan adam da sevilirdi. Belki de bu yüzden, ''En büyük hayalim, Galatasaray teknik direktörü olmak.'' diyordu Kewell. Affınıza sığınarak Galatasaray sonrası neler yaptığını yazmayacağım Kewell’ın. Çünkü o benim gözümde hep “Galatasaray’dan Kewell” olacak.

Günün birinde tekrar görüşmek dileğiyle Parçalı’nın Büyücüsü.

0 yorum

Analiz: Sezonun İlk Devresinde Galatasaray


Türkiye gibi başarıya odaklı bir ülkede, büyük bir takım için düşüşün sert olanı zordur. Başarılıyken yanınızda olan bir çok etken, başarısızlık durumunda bir anda karşınıza geçecektir.  Bu durumun en canlı örneğini yaklaşık 1.5 yıl önce yaşayan Galatasaray için ertesi sezon kazanılan şampiyonluğun değeri büyüktü. Belki de diğer 17 şampiyonluk içerisinde en anlamlı olanlardan bir tanesiydi. Bir enkazı devralan yönetim, yenilenmesi gereken bir kadro ve inandırılması gereken bir taraftar grubu vardı. Kelimenin tam anlamıyla yıkılmış olan yönetim-futbolcu-taraftar düzeninin rayına oturtulduğu bir yılın ardından Galatasaray, şimdi başarının kendisinden de zor olan bir evrenin başında bulunuyor: Başarının sürekliliği.
Fikstürün üzerine kar yağdığı şu günlerde ligin ilk devresi geride kalırken Galatasaray “başarının sürekliliği” adına koyulmuş hedeflerine bir adım daha yaklaşmış gözüküyor. Fakat bu 96-2000 arası döneme benzetilen, sık sık Fatih Terim’in gelişiyle “2000 ruhu” denilen mistik durumun, bir de kötü tarafı var: Rehavet. Zirvede olmak güzeldir, fakat sizin iyi olduğunuzu göstermez. Ya diğerleri çok kötüyken, Galatasaray kötüden halliceyse?

Spor Toto Süper Lig’de Galatasaray: Rüyadan Uyandıran Rehavet

Sezona Süper Kupa ile başlamak, koyulan hedefler adına iyi bir motivasyon kaynağıdır. Üstelik rakip Fenerbahçe’yse ve gazozuna oynanılan bir maçın bile kendine göre anlamı varsa, bu motivasyon katlanarak artacaktır. Fakat yine de, böylesine bir motivasyonun beraberinde getireceği rehavet, bir çok başarısızlık adına en büyük tetikleyicidir. Bir çok otoriteye göre Beşiktaş’ın ekonomik sıkıntısı, Fenerbahçe’nin transferdeki hataları Galatasaray’ı zirvede yalnız bırakacak etkenlerdi. Ligin ilk karşılaşmasını hatırladığımızda TT Arena’daki Kasımpaşa maçı, kazanılan 3 puanın yanında geçen sezonun rüyasından bir anda uyanmak zorunda kalan bir taraftarı da beraberinde getirdi. Selçuk sıradandı. Yeni transferler uyukluyordu ve en önemlisi takım savunmada tam bir muammaydı. Aslında ligin ilk devresinin özeti, o gece çıkarılmıştı.

Rehavetin ciddi bir şekilde son şampiyonun canını yakacak olmasının anlaşıldığı maç ise, 2. haftadaki 3-3’lük Beşiktaş beraberliği oldu. Galatasaray kağıt üzerinde üstündü, rakip bir ezeli rakip değil de, “FEDA” diyen bir Beşiktaş gibiydi sanki. Fakat sahadaki oyun bu ihtimallerin hepsini bir anda tuzla buz etmişti. “2000 ruhundan” bahseden bir çok insan bir anda 2. Fatih Terim dönemini hatırlamak zorunda kaldı. Eldeki bu 3 resmi maç; Süper Kupa, Kasımpaşa ve Beşiktaş maçları 17 haftanın analizi için yeterliydi. Diğer maçlara baktığımızda, bu 3 maçtaki hataların ya tekrarladığını, ya da üzerinde çalışılarak düzeltildiğini  gördük. Tüm bunlar psikolojik hesaplaşmanın sonucuydu. Peki ya Galatasaray taktik tablasında nasıldı?

Taktik Tablasında Galatasaray: Spor Toto Süper Lig

Savunma: Galatasaray’ı savunma anlamında ele alırken bir bütün olarak değerlendirmek, oyun planı düşünüldüğünde en akıl kârı iş gibi gözüküyor. Doğrusunu söylemek gerekirse sakatlık problemi yaşamayan bir Muslera, bu takımın en kötü zamanında bile en güçlü silahı. Muhtemeldir ki yakın zamanda ona Avrupa yolları gözükecek fakat yine de o kalede olduğu sürece bir süre daha Galatasaraylılar’ın “içi rahat olacaktır”. Ujfalusi’nin yokluğu, yetenekli fakat tecrübesiz Semih’i yalnızlığa itiyor. Üstelik onun partneri Dany tam bir canlı bombayken bu yalnızlık çok daha tehlikeli bir hâl alıyor şüphesiz. Melo’nun geliş tarihinin sürekli gecikmesi ve hazırlık dönemine yetişememesi ise Galatasaray’ın 4-4-2’sini savunma açısından sekteye uğratan en büyük handikaplardan biriydi. Üstelik Hamit, Madrid öncesi Hamit gibi savunma ve hücum ile aynı anda başa çıkabilen Hamit değildi, eksikti. Amrabat ise Şampiyonlar Ligi maçları dışında tam bir bombaydı. Şüphesiz ki onu ilk 11’e bağlayan yegâne sebep onun form durumu değil, arkasındaki Riera’nın onun işini de eksiksiz yapıyor oluşuydu. Elmander’in yokluğunda ise Umut, “savunmacı forvet” pozisyonunda derecelendirmek gerekirse 10 üzerinden 9 alabilecek bir performans sergiledi. Elmander’in geçen sezon görevi gol atmak değildi ve on küsür gol bir forvet için yüksek bir rakam sayılmazdı. Lâkin Elmander’in olmadığı maçlarda Galatasaray ne ileride top tutabiliyor, ne de savunmada bir bütün oluşturabiliyordu. Bu sebeple Umut’u hücumda değerlendirmeden önce savunmadaki başarısından ötürü kutlamamak ayıp olur. Eboue’ye de ayrı bir parantez açmakta fayda var zira, yıllardır futbol izleyen biri olarak sağ-bekin oyun kurabildiği bir takımı izlediğimi hatırlayamıyorum. Zaman zaman aksasa da savunma ve hücumun yanı sıra, futbol zekâsı denilen meretin herkeste olmadığını hatırlatan bir futbolcu Eboue.

En büyük kusura gelecek olursak, savunmada  “halı saha takımı” görüntüsü veriyor Galatasaray. Gole giderken takım hâlinde hücum yapılıyor fakat geriye dönerken takımın yarısı soluklanıyor. Örneklendirmek gerekecek olursa: Orduspor maçında yenilen 2 gol, ŞL grubunun ilk devresinde yenilen tüm goller, Beşiktaş maçında Holosko’nun golü, Gençlerbirliği maçında yenilen gollerin tamamı kontra-ataktan verilen pozisyonlardandı. Selçuk’un formsuzluğunun aksini iddia edenler için bu gollerin açıklaması Selçuk’ta gizlidir. İleride hücumu tamamlayamayan Galatasaray, oyunu boğup eli boş döndüğü sürece, bu tür goller yemeye de muhtemelen devam edecek.

Hücum: Sezon başında “çilek” bekleyen Galatasaraylılar’ın, en çok isyan ettiği nokta Burak ve Umut’un transferleriydi. Adı geçen forvetlerin yanında bu ikili bir çok insanı tatmin etmeyecek cinstendi doğrusunu söylemek gerekirse. Fakat “savunmacı forvet” Umut’un ligdeki 11 golüne Burak’ın 10 golünü eklediğinizde karamsarlık bulutlarının gol yağmuru olarak geri döndüğünü söylemek pek de yanlış olmaz. Üstelik Hamit’in yükselen form grafiği de cabası. Selçuk’un bu kadar kötü olduğu bir dönemde, bu kadar çok gol bulan ve bulduğundan çok daha fazlasını kaçıran Galatasaray’ı bu şekilde kabullenmek yanlış olmayacaktır. Yedek bir forvetin olmaması, Elmander’in geçen seneye nazaran eksiklerinin olması handikaplar olsa da, transfer döneminin bu işler için olduğunu unutmamak gerek.

Riera ve Eboue’nin birer bek olmak dışında, Galatasaray hücumlarını organize adamlar olması, “ağlanacak hâlin” bir o kadar güzel olmasıdır belki de. Sezon başında sol-bek yok ver yansınlarının Riera’nın anadan doğma sol-bek olduğunu öğrendikten sonra kesilmesi, üstüne oyunun her bölümünde etkili oyunu onun ve Eboue’nin yokluğunda takımın niçin bu kadar aksadığına en güzel cevap belki de.  Melo’nun takıma ısınmasının ardından Selçuk’un da yavaş yavaş toparlandığını, bunun yanında Yekta ve Aydın gibi güzel alternatiflerin olması sevindirici şeylerden sayılabilir. Yine de daha sonra değineceğim transfer eksiklerinin büyük bölümü orta sahadan kaynaklanıyor. Galatasaray pas yapıyor, topa sahip oluyor fakat oyun kuramıyor. Dünyanın en büyük ironilerinden biri olarak Galatasaray hücumdaki beceriksizliğini yediği gollerle faturalamak durumunda kalıyor.



Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray: “Selamun Aleyküm, Biz Geldik”

Twitter’da gördüğüm, yüzümü güldürürken hayallere daldıran bir tweetti: “Şampiyonlar Ligi 90’lar nostaljisi yapıyor. Ajax, Dortmund, Juventus ve Galatasaray geri döndü.” yazıyordu. Bir Galatasaraylı’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşünden dolayı yaşadığı mutluluk, 140 karakterle en güzel bu şekilde özetlenebilirdi. Fakat, “başarının sürekliliği” düşüncesinde bir duruş takınan yönetim için Devler Ligi’ne geri dönmekle yetinmek, aslına bakılırsa başarısızlık olacaktı. Üstelik bir çok psikoloji bir aradaydı. Galatasaraylılar uzun bir aradan sonra olası grup eşleşmelerini yazıp çiziyor, Salı-Çarşamba maçlarına hazırlanıyor, üzerine yeni stadyumda yapılacak onlarca koreografi fikrini bir sanatçı edasıyla düşünüp duruyordu. Elbette ki lig şampiyonluğu önemliydi fakat başarıya hasret bir büyük kulübün olması gereken yere geri dönmesi, heyecan uyandırmanın yanında tıpkı söz ettiğim tweet gibi hayallere daldıran cinstendi. Grup kuraları öncesi, matematikte kombinasyonu hatim etmiş, 32’nin 4’lü kombinasyonundan hayallerini defter aralarına yazmış bir çok taraftar için Manchester United, Braga ve CFR Cluj’ün çekildiği kura, açıkçası bir çok ihtimal açısından en güzellerinden biriydi.

Belki de Fatih Terim’in bunca söylemine karşın kuralar da, bu sezon Galatasaray taraftarını illallah ettiren rehavetin tetikçisiydi. Grubun ilk 3 maçından sadece 1 puan çıkartan Galatasaray’ı, gariptir ki hayallerine kavuşturan yegâne sebep, yine 2000 ruhunda saklıydı. Fatih Terim, “UEFA Kupası kazanılırken, ilk 3 maçtan yine 1 puan toplanmıştı.” diyordu.  İşte o tek cümle, “tek ihtimali olanları” yeniden hayata döndürecekti.

Taktik Tablasında Galatasaray: Şampiyonlar Ligi

Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı durumlarda kükremeden önce pusmak gerekir. Galatasaray’ın grup aşamasında bu kadar sıkıntı yaşamasının tek sebebi buydu. Her maça kazanmak için çıkmak, olması gereken zihniyetti. Fakat bu doğrultuda hücumu düşünüp, savunmada aksayan “halı saha modeli” oyun anlayışı, intihar niteliğindeydi. Teori, “en iyi savunma hücum yapmaktır.” Diye söyler. Fakat: Ya rakip sizden iyi hücum yapıyorsa? Ya da daha kötü bir senaryoyla, ya siz kötü hücum yapıyorsanız?

Savunma: Ligdeki savunmaya dayalı hataların, üzerinde çalışılmazsa bir sezonu mahvedeceğine dair en büyük kanıtlar, henüz ilk Manchester deplasmanında su üzerine çıkmıştı. Hâl-i hazırda, sahip olunan stoperler adam adama oyun anlayışını kaldırabilecek kadar üst düzey değildi, Eboue ve Riera da hücumcu beklerdi. Yani her açıdan Galatasaray, takım savunması modelini baz almak zorundaydı. Fakat, boğulan hücumların sebebiyet verdiği kontra-ataklar, tam 7 puan kaybettirirken, hatalardan ders alınmış sayılmazdık. Bunun yanında, sezon başı Melo’nun formsuzluğu da iyice yansıyordu savunma hatalarına. Fakat Galatasaray’ın tüm bu handikaplar bir yana, eksik olan tek şeyi, kenetlenmeydi. Zaten bir Türk takımı, en zor senaryoyu görmeden ne zaman yapması  gerekeni yapardı ki?

Hücum: Bu paragrafı nazire edercesine “Burak Yılmaz” yazıp bitirmek isterdim. “Büyük takım golcüsü değil!” , “Avrupa’da gol atamıyor…” , “Kapalı savunmayı açacak adam değil, tekniği 0…” ve daha onlarca eleştiriye maruz kalan bir futbolcunun, 6 golle Devler Ligi gol krallığında Cristiano Ronaldo ile ortak olduğunu söylemek, onu zamanında eleştirmiş biri olarak gurur verici bir şey kesinlikle. Hücum anlamında vasatı aşamayan bir takımın neredeyse tüm gollerini (tek gol Aydın’dan geldi) onun atması, kusura bakılmasın ama onun ne kadar iyi olduğundan başka bir şeye işaret edemez. Uzatarak anlamsızlaştırmak istemiyorum. Selçuk İnan kendisine gelir veya Galatasaray bir oyun kurucu getirirse, bir sonraki turda Schalke’yi kupanın dışına edecek bir kadroya, gol atması kesin olan bir de forvete sahipler.  Bu oyun düzeni, Schalke’yi de yazmış ve izlemiş birisi olarak ( http://viva1905.blogspot.com/2012/12/schalke-04u-tanyalm.html )  söylemem gerekirse onları mağlup etmeye yetecek bir düzen. Galatasaraylılar, sahip oldukları “tek ihtimal” üzerinden hayallerini kurmaya devam etsinler. Yanılmayacaktırlar.

Eksiğiyle fazlasıyla Transfer dönemi için Galatasaray’a tiyolar:

Öncelikle hedefler belli ve bulunulan konum tatmin edici seviyede. Lâkin az önce bahsettiğim eksikleri kapatacak transferler yapılmazsa, bu senaryonun devamı pek iç açıcı olmayacaktır.

Savunma yönünden bakarsak, Dany yeterli değil. Ujfa muhtemelen formsuz dönecektir ve başka bir alternatif de bulunmuyor. (Gökhan Zan’ı saymazsak) Ne kadar dikkate alınır bilmem fakat benim bu mevki için önerilerim: Ömer Toprak, Simon Kjaer ve Serdar Aziz.

Orta sahada ise eksikler Selçuk İnan’ın formsuzluğu ve Amrabat’ın verimsiz oyunu. Ne yazık ki iyi niyet, daima işe yaramıyor. Amrabat’ın kesilmesi gerekiyor ve Selçuk da artık vazgeçilmez olmadığını anlamalı. Bu bölgede ise transfer önerilerim: Selçuk için; Diego ve Pablo Batalla, Amrabat için; Joe Cole.

Forvette ise Umut’un zaman zaman verimsiz oyunu Şampiyonlar Ligi’nde büyük sıkıntıya sebep oluyor. Elmander için şanssızlıklarla dolu bir sezon olduğunu düşünürsek, bu bölge için önerilerim: Mauro Zarate ve Fernando Llorente (Kulübüyle ciddi problemleri var ve bonservisi uçuk bir rakam değil).

Transfer önerilerinin en güzellerini sizlerin hayallerine bırakıyor, en makul adamlarla, en güzel başarıları diliyorum.

2 yorum

Schalke 04'ü Tanıyalım


Grup aşamasında son 3 maçta aldığı 3 galibiyet ile gruptan çıkmayı başaran Galatasaray, Şampiyonlar Ligi 2. turunda Bundesliga'nın köklü kulüplerinden Schalke 04 ile eşleşti. Eşleşmenin hemen ardından, eşleşmenin geleceğine dair rakamlara ve Schalke 04'e ayrıntılarıyla mercek tutacağız. 

Bundesliga'da Schalke 04 - Hücum:
Bundesliga'da eşleşmeler itibariyle 17. hafta geride kalırken Schalke, 25 puanla liderin tam 17 puan gerisinde ligde 7. sırada bulunuyor. Bayern Münih'in rekorluk sezonunun gölgesinde zirve için 8 puan aralığında 6 takım olduğunu düşünürsek, pek de makul olmamakla birlikte Schalke'nin konumu kabul edilebilir bir seviyede. 

Raul'ün ayrılmasının ardından hücum hattında Hollandalı golcü Huntelaar takımın yükünü çekmekte. Büyük takımlarda tutunamamasının ardından bitti gözüyle bakılan Huntelaar'a bu bakımdan ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Takım ilk 17 haftada 27 gol atarken, Huntelaar attığı 5 gol ile takımın en golcü oyuncusu konumunda. Schalke'nin, klasik Alman disiplini ve hücumu ile mücadele ettiğini göz önünde bulundurursak, gollerin takım içinde bu denli eşit dağılması mantıklı bir durum. Huntelaar'ın alternatifi olarak kadroda bulunan Marica ve Obasi'nin toplamda sadece 1 gol atması, onu tek tercih konumuna getiriyor. Takım da eldeki malzemeye uygun olarak genellikle 4-2-3-1 düzeniyle sahaya çıkmayı tercih ediyor. Forvetteki kıtlığa nazaran, forvet arkası bölümde hücuma yönelik orta saha olarak forma giyen futbolcuların alternatifli ve formda yapısı Schalke'nin rakipleri karşısında sağladığı en büyük avantaj. Takımdan ayrılması sıkça gündeme gelen Farfan, 4 gol ile takımının en golcü 2. oyuncusu olurken Almanlar'ın yeni gözdelerinden olan Holtby ve Draxler'in katkısı da yadsınamaz. Takımın hücumda top tutan ve hızlı kontra atağa çıkan yapısının da temelinde yine bu 3 futbolcu bulunmakta. Savunma beklerinden Fuchs'un 5 asist ile hücuma destek yapısında önemli bir rolde olduğunu da belirtmek gerek. Bunun yanında bolca teknik ayağın bulunduğu Schalke, duran top organizasyonlarından da toplamda 7 gol elde ederek, kapanan ve açılmayacak gibi gözüken savunmaları anlık şanslar ile açabilen bir yapıya sahip. Özellikle Farfan'a karşı Galatasaray'ın alacağı özel önlemler, Schalke'nin hücumlarını baltalayacak etken olacaktır.

Bundesliga'da Schalke 04 - Savunma:
Hücumcu yapısının yanında, Schalke'yi bu sezon zirve yarışının uzağında tutan yegâne sebep takım savunmasındaki başarısızlıklarıydı. 27 gol ile tatmin edici bir seviyede gol seviyesi yakalayan takım, 25 gol yiyerek takım averajında sadece +2'yi yakalayabilmiş durumda. 

Savunmada yumuşak bir yapıyı tercih eden Schalke, genellikle alan savunması ile mücadele etmekte. Takımın ideal dörtlüsünden sadece sol bek Fuchs'un 3 sarı kart görerek rakip akınlarını durdurmak yoluna gittiği düşünüldüğünde, bu yapı düşünüldüğünde gayet makul bir istatistik olsa gerek. Özellikle savunma oyuncularının tecrübesizliği ve kırılgan yapısı, bire birlerde etkili oyunculara bolca boş alan ve hakimiyet sağlıyor. Galatasaray, özellikle Amrabat'ın Uchida'yla yakalayacağı bire bir pozisyonları sürekli zorlayarak hakimiyeti eline geçirme yoluna gidebilir. Bunun yanında, Höwedes ve Burak eşleşmesinde de, "ayakta kalan" bir Burak, Galatasaray için gole gitmeyi oldukça kolaylaştıracaktır. Zira, Schalke karşısında yenilecek bir golde dahi panik yapmamak ve oyun sisteminden kopmamak oldukça değerli. Çünkü, üstünlüğünü korumakta sıkıntı çeken Schalke, bu sebeple Bundesliga'da epey puan kaybetti. Açık oynayan savunmalar karşısında Galatasaray'ın başarılı olduğunu düşünürsek, gollü maçlar izleneceği de aşikâr gibi.

Şampiyonlar Ligi'nde Schalke 04:
Arsenal, Olympiacos ve Montpellier'in bulunduğu B Grubu'nu lider olarak tamamlayan Schalke, tüm handikaplarına rağmen en azından kazanmayı bilen bir takım. Aslında onlar için senaryo, bir iki değişiklik dışında Şampiyonlar Ligi'nde de pek farklı sayılmaz.

Oyun planında bir değişikliğe gitmeyen Schalke'nin gol yükünü yine Huntelaar 4 gol ile çekerken, Farfan'ın sert savunmalara karşı kaybolan oyunu açıkça gözüküyor. Attığı tek gol ve 2 asist ile grup aşamasını Farfan'ın yanında, takımın 2 gol ile en golcü 2. oyuncusunun stoper Höwedes olması pek de şaşırtıcı bir durum değil. Höwedes'in hava toplarındaki hakimiyetine Schalke'nin duran top organizasyonlarındaki etkili yapısı eklendiğinde, umutsuz bir anda dahi gol bulabilmeleri için iyi bir sebepleri var. 

Farfan'ın form seviyesindeki değişikliğin yanında, oyun yapısı bakımından en büyük değişiklik Schalke'nin Şampiyonlar Ligi'nde Draxler yerine Afellay ile başlaması. Galatasaray için en büyük tehdit ise işte tam bu noktada başlıyor. Afellay ve Farfan gibi etkili hücumcuların Huntelaar ile birleşmesi Galatasaray gibi kontra-atak zafiyeti olan bir takım için kâbus niteliğinde bir gerçek. Fakat şunu da söylemekte fayda var: Topu ayağında tutarken genellikle bocalayan Schalke, rakiplerine net kontra-atak şansları veriyor ve bu durumların savunmasında da büyük zafiyet çekiyorlar. Üstelik, tıpkı Galatasaray gibi girilen pozisyonları değerlendirememek, onlar için de büyük bir handikap. 

Galatasaray ne yapmalı?
Şu bir gerçek ki Galatasaray, çekilebilecek en güzel kuralardan birini çekti. Belki de en iyisini. Fakat, rehavete kapılmak ve bulunulan arenanın farkında olmamak mağlubiyeti tetikleyen en büyük handikap. 

Sahada verdiği görüntü açısından iki takımın birbirine oldukça benzediği açık. Bunun yanında oyun sistemlerinin benzerliği de iki takımın handikapları incelendiğinde açık açık belli oluyor. Galatasaray, devre arasında doğru takviyeler yapmalı. Özellikle savunmada rakibin kırılgan yapısının üzerine oynamak, sert ve kararlı bir hücum takımı kimliğine bürünmek çok önemli. Schalke, asla mağlup edilemeyecek bir takım değil ve kartlarınızı doğru oynadığınızda size kazanma konusunda yardımcı olacakları da kesin. Yine de, oldukça etkili bir hücum gücüne sahipler. Kazaya kurban gitmek için de ideal bir kura olduğunu unutmamak gerek.

* İstatistikler WhoScored.com'dan derlenmiştir.

"Çek bi' Letonya" vakası yaşamamak dileğiyle...

0 yorum

Galatasaray 2-1 Fenerbahçe


Maçı izlemeyen yoktur zaten o yüzden uzun uzun maçı anlatmaya gerek duymuyorum.Sadece koreografiye değinmek istiyorum.

Kendi fikrim dün yapılan koreografi şu güne kadar yapılmış ve hatta bundan sonra yapılacak olan bir çok koreografiden güzel ve anlamlı olmuş.Hele o arkadaki geçen sezon fenerlilerin açmaya çalıştığı ama halatların kopmasından dolayı açamadıkları dünyanın en hızlı koreografisindeki kel adamı görünce gülmekten gözümden yaş geldi.Aslanın suratındaki ifade de müthişti.Emeği geçenlerin ellerine sağlık.

0 yorum

Karpatların Maradonası

Nasıl ki, bir büyük yanınıza teşrif ettiğinde ceketinizin düğmesini ilikliyorsanız, yıllanmış bir Galatasaraylı'nın ağzından Hagi'yle ilgili bir hikâye çıkacağını anladığınızda da üzerinize şöyle bir titreme gelir. Hele ki, -tıpkı benim gibi- onu, canlı gözle izleme şansına erişemediyseniz üzerinizdeki bu titremenin etkisi sıtmaya varana kadar çoğalır. Çünkü, Hagi'yi izlemek, bir Galatasaraylı'ya bahşedilmiş en büyük lütuflardan biridir, ben bunu bir kaç yılla kaçırmıştım. Bu sebeple, birazdan onunla ilgili karalayacaklarımı muhtemelen bir çok Galatasaraylı büyüğüm ezberden söyleyebilecek kadar dinlemiştir. Bu yüzden sürç-i lisan edersem, şimdiden affola. 

Karpat sıradağlarının eteğindeki küçük Romanya'da, Karpatların Maradona'sı, bembeyaz olmuş bir coğrafyanın 5 şubatında dünyaya gelmişti. Tıpkı memlekette olduğu gibi, Karpatya'dan da ortalama üzeri futbolcuların yetişiyor olması alışılagelmiş bir durumdu. İç içe geçmiş bir çok kültür, bir çok güzel adamı futbol tarihine kazandırmaya alışmıştı. Fakat, Hagi farklıydı. Çünkü ressamların, heykeltraşların, edebiyatçıların aksine, Hagi sol ayağıyla sanat yapan bir adamdı. Sahaya vurduğu her fırça darbesi, ancak bir sanat eserinden fırlamış olabilirdi. Nitekim, ülkesinde geçirdiği 8 yılın ardından, futbolun rönesansına ulaşma vakti gelmişti. Tıpkı, rönesans öncesi İstanbul'dan Avrupa'ya sığınan sanatçılar gibi, o da hayatını değiştirecek olan kararı vermişti. Karpatların Maradonası, hayatında ilk kez Karpatların ardına çıkıyordu. Real Madrid, uzak coğrafyadan bir sanatçı transfer etmişti.

İmza atan kim olursa olsun, Madrid'de baskı daima fazla olurdu. Yıllardır kazanmış bir takımın taraftarından da mütevazilik beklemek, olur şey değildi zaten. Bu yüzden Hagi için bile ''köyden indim şehre'' baskısıyla yüzleşmek o kadar da kolay olmadı. Nitekim bu baskı, onu özel yapan bir çok yeteneğine de leke sürülmüşçesine yapışmıştı üzerine. Hagi ilk sezonunda beklentileri karşılayamazken, istenmeyen adam ilan edilmesi de uzun sürmemişti. Fakat ayrılmamak konusunda diretiyordu. Tıpkı son demlerindeki bir adam edasıyla bu adam, yapacak çok şeyi olduğunun farkındaydı. Ayrılmadı. Santiago Barnebeu, o sezon her sahaya çıkışında onların aristokrat duygularının verdiği egoyla istemedikleri Hagi'nin; bir maestro edasıyla tüm Madrid'i yönetişine tanıklık etmişti. Karpatların Maradonası dümendeyken, her şey yolunda gibi gözüküyordu. En azından son haftaya kadar. Tenerife'ye 3-2 mağlup olan Madrid, şampiyonluğu elleriyle Barcelona'nın ellerine verirken Hagi'nin de ayrılma vakti gelip çatmıştı. İlk kez kazanamayan bir adama bu denli bağlanan Madrid tribünleri, onun sözleşme teklifini reddedişini de eli kolu bağlı izliyordu. Real Madrid'de geçirdiği iki sezonda 64 maçta 15 gol atıp 42 asist yapan Hagi, tanıdık bir isim olan Mircea Lucescu'nun isteğiyle şaşkınlık veren bir karar sonrası dünyanın zirvesinden Brescia'ya doğru yola çıkmıştı bile. 

O, gerçekten de Karpatların ''Maradonası'ydı'' tıpkı yüce Diego gibi, onun da kaderinde İspanya'dan İtalya yollarına düşmek, mütevazi kalplere zafer duygusunu tattırmak vardı. Zaten hal-i hazırda Lucescu ve Hagi, rakı balık tadı veriyordu. İlk sezonunda liderliğini üstlendiği Brescia'da, 2. sezonunda pazubandı koluna geçiren Hagi, kulüp tarihinin en büyük zaferlerinden birine önderlik ederek Brescia'ya Anglo-İtalya Kupası'nı kazandıracaktı. Ardından, rüya sezonu taçlandıran 94' Amerika Dünya Kupası'nda, Romanya formasıyla bir çok dev bir yana Maradona'yı bile gölgede bırakacak bir performans sergilemişti. Karpatların Maradonası'na da bu yakışırdı zaten. Belki de Maradona, Latin Amerika'nın Hagi'siydi. Nitekim, Cruyff turnuvanın ardından ''Bu sezonun en iyi futbolcusu tartışmasız Hagi'dir.'' diyor, ve ardından ona Katalan ekibinin formasını giydiriyordu. Hagi, Galatasaray'dan önceki son durağı olan Barcelona'ya imza atıyordu.

Onu bu derece öven, Katalunya'ya gelmesi için kılı kırk yaran Cruyff, onu kulübenin müdavimi yapıyordu. Hagi'nin ise ele avuca sığmaz tavırları adeta ateşle barutun yan yana gelmesi gibiydi. Üstelik Barcelona taraftarları da artık onu istemiyordu. Fakat bu, bir tarihin kesişme noktasına tekabül edecekti. Onu isteyen, imzası için İstanbul'u yakacak bir adam vardı. İmparator Fatih Terim, Kumandan Hagi'yi kadrosunda görmek istiyordu! Evet yaşı 30'u geçmişti, saçları da yavaş yavaş ağarmıştı fakat Hagi İstanbul'a gelirken, sanatını da yanında getiriyordu. Karpatların Maradonası, Galatasaray tarihinin sayfalara sığmaz satırlarına ortak olmak için yola çıkmıştı bile. Kimileri Fatih Terim'in arkasından ''n'apıyor bu adam?'' diyor, kimileriyse yaşı 31 olan Hagi'nin yaşını 35 yazıyordu. Türk basını üstüne düşeni yapmış, yine bir yolunu bulup kavuşmayı lekelemişti. Onlara verilecek cevap, tarih sayfalarına geçecek türden olacaktı. Basın yalan yazıyordu...

İmparator ve kumandanı, uğruna tezahüratlar yazılacak o dört yılın arefesindeydi. İlk 3 lig maçında sırasıyla attığı her gol, kazandıran goller olmak dışında, ''yalan yazan basına'' tabir-i caizse kapak niteliğinde olacaktı. İşte, yazımın başında belirttiğim yılların başlangıcı böyle oluyordu. Galatasaray, Lâle Devri'ni yaşayacaktı. Ulubatlı Souness çok sevilirdi. Fakat Fatih Terim'in ''ilahlık'' mertebesine ulaşma vakti gelmişti. Hagi ve Galatasaray ilk sezonunda ligi kazanırken; Bülent Korkmaz, Suat Kaya, Hakan Ünsal, Ümit Davala, Ergün, Okan, büyük Hakan, Arif (Manchesterlı Arif deyin, bilirler) ve daha niceleri kadrodaydı. Ben henüz kundaktayken, Galatasaray kadrosu, tarihin en güçlü ordularını gören İstanbul'un en ücra sokaklarında bile titremesini hissettirecek bir mertebeye ulaşmıştı. Öyle ki, en azından dinlediğim hikâyelerin hatrına söyleyebilirim: Kadın boşanır, iş bırakılır, arkadaş ve aile unutulur, Galatasaray seyredilirdi. Üstelik yaşıyla eleştirilen Hagi, tribünün sahadaki ağzı, dili, yüreği, ciğeri gibiydi. Luis Fernandez'in söylediği gibi Hagi şarap gibiydi, yıllandıkça güzelleşiyordu. Ona artık Karpatların Maradonası demek, şerefine küfretmek gibi bir şeydi. Yahu, kim takardı Maradona'yı? Hagi sol ayağına topu oturtup, kaleyi gördüğü vakit tribündeki adam adını bile unuturdu zaten. O sol ayağını Picasso'nun fırçası gibi kullanıyor, tribünler de hep bir ağızdan ''I love you Hagi!'' diye bağırıyordu. Picasso, Van Gogh ve niceleri. Kim böyle bir sevda tablosunu onun kadar iyi çizebilirdi? 

Metin Oktay'a nazire ediyordu artık Galatasaray. Bir din mertebesine ulaşmıştı, Hagi de kulu ve elçisiydi taraftarın. Tapılıyordu sanki ona. Futbol dininden bir çok Galatasaraylı, haftalık ibadetini bir meczup gibi bekliyordu. İmparator ve kumandan, taktik tabelasındaki ilk misyonlarını tamamlamışlardı. Tıpkı meşhur tezahürattaki gibi başarı sırasıyla geliyordu. ''Dört sene üst üste şampiyon olduk...'' diyordu Galatasaray taraftarı, yarım kalan cümleleri nihayete ulaştırmak vakti gelmişti. Yıl 2000, yer Kopenhag'tı. Bir arma ve bir bayrak eksikti, tamamlanacaktı... Tarihi tesadüflerin en güzeliydi. Şampiyonlar Ligi'nde grup 3. sü olan Galatasaray, 3. turda UEFA Kupası'nda Bologna'ya rakip oluyordu. Kazanmayı bilen bir çok adam, Hakan Şükür'ün önderliğinde tur kapısını aralıyordu. Yıllar sonra, bu zaferin hikâyesi şöyle yazılacaktı: ''Kasım 1999'da Avrupa'da bahisçiler, Galatasaray'ın UEFA 2000 kupasını alma ihtimalini, 1'e 250 olarak hesapladı.Leeds United maçından önce Avrupa'da ihtimaller, 1'e 16'ya düşmüştü. Ama burada, kimileri için hala tek bir ihtimal vardı...''

Sırasıyla Dortmund, Mallorca ve Leeds engellerini o ''tek ihtimalli'' adamlar Hagi'nin önderliğinde aşarken halk artık ''acaba?'' diyordu. Viyana kapısından tam 3 kez dönen Osmanlı'nın torunlarına Avrupa kapılarını Galatasaray açabilir miydi? Eksik tamamlanıyordu. Tezahüratlar canlanıyordu. Yıl 2000, yer Kopenhag'tı ve artık bir arma, bir bayrak vardı! ''Avrupa'nın kralı olduk...'' için, 120 dakika beklenecekti. Hagi'nin ortasında Arif'in vuruşu kornere çıkarken yürekler ağza gelmişti. Manchester kahramanı Arif, 45. dakikadaki pozisyonu da tribünlerde bitirecekti. Müslüman olarak stada gelen adamları, dinden çıkaracak bir heyecan vardı. Kahrolası gol, gelmiyordu. İkinci yarı da bitmişti.. Uzatma devrelerinde Henry çizgide kafayı vurmuş, Taffarel kelimenin tam anlamıyla uçmuştu. Penaltılardaydı sıra. Saha kenarında bir imparator, titreyen milyonlar, sahada da bir tarihin mimarları vardı. Hakan atarken Suker kaçırmıştı. Davala atarken, Vieira direğe vurmuştu. Sırada Popescu vardı. Levent Özçelik mikrofonda çıldırmış gibiydi. Popescu! Haydi oğlum! Haydi oğlum! ve ölüm sessizliği. Ardından da Seaman'ın çaresiz bakışları. Sanki 10 saniyeliğine görmez, duymaz olmuştu Galatasaraylılar. Popescu atmış, Galatasaray kazanmıştı. Ömer Üründül ''Korkunç bir şey!'' diyordu. Erkek adam ağlamaz mıydı hiç? Milyonlar hıçkırıyordu. Yıllar sonra ben hikâyelerimi canlandıracak maç kayıtlarını izlerken hıçkırıyordum. İmparator, kumandan ve askerleri kazanmıştı! Karpatların Maradonası'nın vurdum duymaz tavırları bile eriyip gitmişti. Bülent bir cengaver gibiydi, ''Avrupa'nın kralı olduk!'' ekleniyordu tezahüratlara. Ardından, onu işe yaramaz adam ilan edip gönderen Madrid'e Hagi en güzel hediyesini veriyordu Süper Kupa'yı kollarına alarak. Roberto Carlos sol bek olduğuna lanet ediyordu. Lâle Devri bitiyor, Hagi de ayrılıyordu artık.

10 numaralı formasıyla, muhteşem bir jubile maçının ardından, yıllanmış şarap için de artık kenara çekilme vakti gelmişti. Onun emekli edilen formasını giyen Hakan Şükür, adını değil sadece baş harfini yazdırıyordu formasına. O gittikten yıllar sonra hâlâ ''I love you Hagi!'' diye inliyordu Sami Yen, ölüm Allah'ın emriydi de, ayrılık dayanılacak şey değildi. Doğum tarihime lanet etmiştim artık. Anca, onun ayrılığına mı denk gelmişti aklımın başıma geldiği yıllar? Affedin. Abiler, sürç-i lisan ettiysem, atladıysam bildiklerinizi affedin. Duyduğum kadar, hissettiğim kadar bildim Hagi'yi. Onu izleme şerefine nail olamadım. Şu gün bile adamdan saymıyorsam kendimi, bundandır. Affedin. İstemeden tahrik ettiysem böyle bir günde Fenerbahçeliler'i. Çok seviyormuşuz demek ki. Kulübede, takım elbiseli Hagi'yi hiç sevemedim. Hep parçalı istedim onun üzerinde. Affetsin beni Hagi de. 

''Ben yazarken ağladım, siz de okurken ağlayın.'' 

0 yorum